
Söze nasıl başlamalı?
“Gelenek” dediğimiz şeyin pek çok konuda olduğu gibi lâfa nereden başlayacağını bilemeyenler için kolaylaştırıcı bir işlevi olduğunu düşünürüm. Kız istemeye mi gittiniz, “Allah’ın emri Peygamberin kavliyle ….” diyerek başlayın gerisi su gibi akar. Sıkıntılı ya da beklenmedik bir durum karşısında “dedelerimiz şöyle yapardı” diyebilmek ne büyük bir kolaylıktır!
Öyleyse, ben de atalara uyarak tövbe ve dua cümleleriyle başlayabilirim, yedi mertebeli nefsimin en alt mertebesinin yönlendirmesiyle giriştiğim bu cüretkâr işe.
Buyrun âmin:
Tanrım beni affet!
Gayret yakışır bize, senindir merhamet.
Bağışla günahlarımı, kusurlarımı, cüretimi
İyi, doğru ve güzel olanı kalbime ilham et.
Kulunun fiilini rızana ve sevgine uygun,
Talihimi yardımınla uğurlu eyle.
Doğru yol hangisidir göster güzel milletime.
Selam olsun en sevgililere!
Eski kitaplarımız okurların huzuruna çıkma meselesini ipek kumaşlara işlenmiş gibi görünen güller, laleler ve daha bin bir çeşit çiçekle süslenmiş ilk sayfalarla halletmişler. “Dîbâce” denirmiş nakışlarla müzeyyen ve müzehhep bu süslü ilk sayfalara. Her nesnenin yüzü ve başlangıcı, hatta “sevgilinin yüzü” gibi mecazi anlamlar da kazanmış zaman içinde güzel sözcüğümüz. Mukaddime ve önsöz anlamları buradan doğmuş sonraları.
Bakın şimdi aklıma ne geldi? İngilizce yazılmış kitapların başındaki “preface” denilen giriş kısımları… Olabilir mi…? Neden olmasın! Dilbaz bir Ermeni’ye bakar bu iş. İçimizden çıkmış bir Ermeni’ye!
Önsözler yazarın okuruna ilk elde söylemeyi gerekli gördüğü düşünceleri ve gözlemleri ifade etmek için yazılır(mış). Bu açıdan bakıldığında günümüzde olduğu gibi ‘şekil yapmak’ için önsöz yazmak son derece lüzumsuz bir çaba olarak göründü gözüme. Çevre sorunlarına neden olan beyhude bir çaba.
İyi bir önsöz sonsözü de içermelidir. Sözün özünü bir diğer deyişle. Öyle ki; kavrayışı yüksek bir okur önsözü okuduğunda bütün kitabı okumuş gibi olsun.
Peki böylesine zorlu bir iş nasıl başarılır?
Düşündüm, taşındım önsöz ile özgeçmişi birleştirmeye karar verdim. Okumanız gerekmez ama okursanız görürsünüz, buradaki yazıların neredeyse hepsi özgeçmişimle doğrudan ilintili. Hayat zorladı yani beni yazmaya. Sözcüğün hiçbir anlamında yazar olmak ya da yazar olarak anılmak gibi bir düşüncem, bir hevesim yoktu.
Öğretim üyesi olduğum için yazmak zorundaydım. Yaptığımız işin doğası yazmayı gerektiriyor, orası tamam. Ancak, atama ve yükseltme yönetmelikleri, daha bir yığın mevzuat, halâ sırrına eremediğim karmaşık puanlamalar üniversite ortamında yazma eylemini tabii bir eylem olmaktan çıkarıyordu ister istemez. Güzel güzel dersimi verip, bir üniversitede çalışıyor olmanın en büyük lüksü diyebileceğimiz okumalarımla yetinebilseydim keşke.
“Nafile Yazılar” başlığı altında topladığım yazılar da mecburiyetten yazıldı. Çünkü, rektör adayı olmak gibi bir gaflette bulunmuştum.
Eskişehir Yazılarına gelince; yıllardır Eskişehir’de yaşıyorum ve bu şehirle ilgili inanılmaz efsaneler üretiliyor. Efsaneler, gerçi tanım gereği inanılması zor anlatılardır; bunlara takılmak yersiz diye düşünebilirdim. Ama yapamadım, yazmış oldum bir kere!
Gezi Yazıları da çeşitli vesilelerle yaptığım seyahatlerde edindiğim izlenimlerden oluşuyor. Yediklerimi-içtiklerimi kendime bırakarak gördüklerimi aktardım bu yazılarda.
Yaşadığım hayatı çok önemsediğim için değil, şu satırların anlaşılmasına katkı olsun diye hikayemi özlü bir şekilde size anlatmaya çalışayım. Ana rahmine henüz düşmediğim zamanlardan başlayarak!
* * *
Ailem Rumeli kökenli.
“Suyun öte tarafından” yani!
Hayır, bildiğiniz gibi değil.
Ne “suyun öte tarafı” deyişini bir böbürlenme vasıtası olarak kullanan ve damarlarında bir gram Türk kanı bulunmamasıyla övünen “beyaz” Türklerdenim; ne de bütün sorunlarımızın suyun öte yanından gelenlerden kaynaklandığını iddia edenlerin küçümseyici bir anlamda kullandıkları gibi suyun öte tarafındanım.
Kökenimi suyla ilişkilendirmek gerekecekse Tuna ile Dicle arasındanım demeyi yeğlerim. Bir çeşit Maveraünnehir’li sayılmaya ya da en geniş anlamıyla kullanılması şartıyla Mezopotamyalı olmaya da bir itirazım olamaz. “Anlaşıldı, sen Ortadoğulusun” derseniz, Balkanları orta doğuya dahil ederek ona da eyvallah derim.
Şu anda Sakarya Nehri’nin oluşturduğu kavisle çerçevelenmiş bir şehirde yaşıyorum.
Muhacir bir ailenin Türkiye’de doğan ilk neslindenim. Annem ve babam Namık Kemal’in meşhur piyesi dolayısıyla muhtemelen adını bildiğiniz Silistre’nin birbirine yakın iki köyünde dünyaya gelmişler. Her iki dedem de çocukları henüz küçükken, 1936 yılında, Köstence’den bindikleri bir vapurla Türkiye’ye göç etmişler.
Çocukluğumuzda “memleket” denildiğinde Bulgaristan’ı anlardık. Fakat bizimkiler kendilerini “Romanya muhaciri” olarak tanımlardı. Bunun nedeni, Balkanlarda adeta canlı bir organizma gibi sürekli hareket halindeki siyasal sınırların değişmesi yüzünden, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Tuna Nehrinin iki ülke arasında sınır kabul edilmesi ve Tuna’nın hemen Güneyindeki ata topraklarımızın bugün Bulgaristan denilen devletçik içinde kalmasıdır.
Teyzem Romen okulunda okuduğu için çocukluktan kalma Romence bilgisine biraz sahipti. Onun dışında ailede hiç kimse Türkçeden başka dil bilmezdi. Çünkü, yaşadıkları yer Dobruca’nın güneyinde, Deliorman Bölgesinin ise doğusunda kalıyordu. Buralarda tarih boyunca, yakın zamanlara kadar Türklerden başka pek kimse yaşamamıştır. Oraları insana açan, yurt yapan, şehirler, kasabalar ve köyler kuranlar atalarımızdır. Bir başka deyişle, kelimenin sözlük anlamında bir “fetih” toprağıdır memleketimiz. Suriye ve Irak ne kadar devlet sayılabilirse, Bulgaristan ve Romanya da o kadar devlettirler gözümde.
Balkanlara nereden geldiğimiz bir muammadır. Klişe bir bilgi olarak Rumeli’yle irtibatlı bütün Türklerin Fatih döneminde Karaman’dan getirildikleri söylenir. Osmanlıya ciddi bir rakip olma potansiyeline sahip, son derece mücadeleci, muhalif karakterli bu halkın Rumeli’nin şenlendirilmesi misyonuyla görevlendirilmesi, uzak görüşlü ve ufuk sahibi (bugünkü deyişle vizyoner) insanların yapabilecekleri bir iştir. Bir diğer olasılık da çok daha önce Karadeniz’in kuzeyinden Dobruca’ya gelmiş olabilecekleridir.
Nereden geldiğimiz meselesi üzerinde fazlaca durulacak bir mesele değildir. Sonuçta pek çok halk gibi biz de bir yerlerden başka bir yere gelmişiz işte. Bu geliş gidişler halen, yoğun bir şekilde devam etmiyor mu? Kimlerin şu veya bu topraklarda çok daha eskiden beri var oldukları bence anlamsız bir tartışmadır. İnsan, endemik bir bitki değildir. Esasen insan bir bitki de değildir! Çok özür dilerim. Çocukluğum, ilk gençliğim, 30’lu yaşlarım Süleyman Demirel’in “hep başbakan” olduğu dönemlerde geçti. Ömrümüzün önemli bir devresinde onun siyasi konuşmalarına maruz kalınca böyle şeyler oluyor. Bir lâfı, bir esprisi dilimizin ucundan kayıp gidiveriyor.
Bitkiler dahi hareket halindedirler demek istiyorum. Fernand Braudel, tipik bir Akdeniz bitkisi bildiğimiz portakal, limon gibi narenciye ağaçlarının Akdeniz’e sonradan ve Müslümanlar tarafından getirildiğine dikkat çeker. Zeytin ağacı ne yapsın şimdi? Portakal ağaçlarına savaş mı açsın!
Daha da anlamsızı antik çağlarda bir bölgenin yerleşiklerinden olduğunu iddia edenlerin birtakım mitler ve efsaneler arkasına sığınarak bunları siyasi, hatta dini, hatta akla zarar bir şekilde hukuki taleplerine gerekçe olarak göstermeleridir. Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler bunu ne çok yapıyorlar? Onlardan etkilenerek Kürt aydınları da bu akıntıya kapılmış görünüyorlar maalesef!
Efsaneleri rahat bırakalım, bizim dedeler ne yapmış ona bakalım!
Dedemin Köstence’de başlayan gemi yolculuğu Tekirdağ Limanında son bulmuş. Babamın ailesi Çorlu’nun bir köyüne yerleştirilmişler hükümet tarafından. Soyadımız da bu göçmenlik hikayesinden gelir. Dedem bir düzen tutturmaya uğraşırken köyün yerlileri dedemin iki kızına, yani halalarıma talip olmuşlar. Dedem bu durumdan hoşlanmamış! İş taciz boyutuna varınca, yerleştirildikleri köyü ve hükümetin eksin-biçsin diye verdiği iki parça tarlayı terk ederek bir başka köye taşınmak zorunda kalmış. Sarı öküzü vermemiş ama!
Hükümet iskân kanununu ileri sürerek dedemi ilk yerleştirildikleri köye geri dönmeye zorlamış. Tahmin edebileceğiniz gibi dedem dönmemekte direnmiş, tarlaları bıraktığını, isterlerse sarı öküzü de alabileceklerini söylemiş memurlara. Bu arada soyadı kanunu çıkmış. Dedem de herkes gibi ailesine bir soyadı seçmek için hükümet konağına gitmiş. Koridorda beklerken hikâyeyi bilen memur (aile içindeki bir rivayete göre Çorlu Kaymakamı) “senin soyadını ben vereceğim” demiş ve geri dönmemekte direnen dedeme “Dönmez” soyadını uygun görmüş. Dedem kızlarını daha münasip gördüğü birileriyle Çorlu’da evlendirdikten sonra, babam ve amcalarımla beraber ismine eklediği Dönmez soyadıyla Eskişehir’e gelip yerleşmiş.
Diğer dedemin, yani anne tarafımın, soğuk bir kış günü Köstence’de başlayan gemi yolculuğu Ramazan Bayramının hemen ertesinde, İstanbul gazetelerinde kara kış haberlerinin ön sayfalardan verildiği bir günde nihayet bulmuş. Bu seyahat sırasında 12-13 yaşlarında olan büyük dayım, gemi limana yanaşırken küpeşteye yaslanarak izlediği İstanbul manzarasını ve aşağıda koşuşturan ahaliyi sonradan çok canlı sözcüklerle tasvir etmiştir. Şapka ve kılık-kıyafet devrimi nedeniyle kalabalığı yadırgayan dayım, dedemin uyarısı üzerine gemiden inmeden önce başlıklarını, cepken, bel kuşağı ve şalvardan oluşan yerel giysilerini, o dönemdeki duruma uygun olanlarla değiştirdiklerini söylemiştir bana. O güne değin batılı kıyafet giyen birilerini görmemiş olmalı dayım. Gerçi, bir keresinde köyünden Silistre’ye, yani şehir merkezine yaptıkları bir yolculuğu, düzgün binalardan, fayans kaplı tuvaletlerden nasıl etkilendiğini anlatmıştı. Orada en azından köylülerden farklı giyinen şehirli insanları görmüş olması lazım. Belki de bir taraftan devletin zorlaması, diğer taraftan maddi sebepler veya talebi karşılamaya yetecek miktarda şapka olmaması yüzünden, başına bulduğu her şeyi geçiren halkın oluşturduğu tuhaf görüntülerden kaynaklanan bir şaşkınlıktı dayımınki. Devrimin üzerinden on yıl geçmiş olsa da şapkaların başa tam olarak oturmamış olması muhtemeldir.
Annemlerin memleketteki lâkabı “Felekler” imiş. Ancak, nedendir bilinmez kendilerine soyadı olarak “Anık” sözcüğünü seçmişler. Dönemin gazetelerinde Romanya’dan gelen muhacirlere kayıt-kuyut işlemleri yapılırken soyadı da verildiğine dair haberler okumuştum. Hacı Dedem konuşmayı seven bir insan değildi. O yüzden “Anık” soyadının nereden geldiğini öğrenemedim. Bir ihtimal önceden hazırlanmış soyadı listelerinin hemen başında yer aldığı için bu sözcüğü seçti. Pek çok kişi gibi fazlaca önemsemeden, bu işi devletin bir formalitesi gibi görerek. Ancak, diğer dedem gibi bu dedemin de “dönmez” olmakla bir ilgisi vardı. Hacı ninem memleketteki evini-yuvasını terk ederken yaşlı gözlerle dönüp dönüp arkasına baktığı halde, Hacı Dedem bir kere bile kafasını çevirip arkasına bakmamış. Türkiye’ye yerleştikten sonra ziyaret maksadıyla da olsa memleketine geri dönmemiş.
İki muhacir ailenin hayatları böylece Eskişehir’de kesişmiş.
Odunpazarı’ndaki yerli halkın oturduğu mahalleye Yukarı Mahalle denilirken, kendileri gibi Eskişehir’e sonradan gelmiş Tatarlar, Çerkezler, Boşnaklar, Pomaklar, Arnavutlar, Batı Trakyalılar ile birlikte Aşağı Mahalleyi oluşturmuş bizimkiler. Bugünkü Bağlar Caddesinin sağındaki küçük mahalleye Boşnak Mahallesi denirdi çocukluğumuzda. Bir de Tatar Mahallesi vardı. Çerkezlerin ya da diğer grupların adıyla anılan bir mahalleden ise söz edilmezdi.
Şehrin eski sakinlerini oluşturan Ermenilere, Rumlara ve Yahudilere ne olduğunu bilmezdik çocuk aklımızla. Sinemaya gitmeye başladığımız yıllarda ise bazı sinemaların aslında kilise olduğunu duymaya başladık; hayret duygularıyla ve kafamız karışarak!
Çocukluğum her iki dedemin komşu olarak yaşadığı Yenibağlar Mahallesinde geçti. Buradaki yazıların konusunu ağırlıkla Eskişehir ve Anadolu Üniversitesi oluşturduğu için, Üniversitemizin bir uzantısı gibi olan Bağlar semtinden biraz söz etmeliyim.
Yakın zamanlara kadar Bağlar semti çoğu tek katlı, küçük bahçeleri ya da avluları olan kerpiçten veya harman tuğlasından yapılmış evlerden müteşekkil bir semtti. Her evin bahçesinde genellikle dut, kiraz ya da zerdali ağaçları bulunurdu. Bugün ancak pazardan satın alabildiğimiz dut, çocukluğumuzun sıradan bir meyvesiydi. Mevsimi gelince mahallenin küçük çocuklarının yüzü gözü kara dut yemekten mor-siyah arası bir renge boyanırdı. Zerdali ve kayısıdan geriye kalan çekirdekler de çeşitli oyunlara malzeme olurdu. Artık uzak bir hatıra gibi olan mahalle hayatını bütün karakteristiğiyle yaşamış olmaktan memnunum. Torunlarım üzerinde asırlar öncesinden kalma bir dede izlenimi bırakma şansım olabilir belki bu hatıralar sayesinde.
Mutluluğun ve mutsuzluğun iç içe geçtiği sıradan bir çocukluktu bizimki. Bugünün ölçütleriyle yoksul gibi görünse de mahallede hiç kimse kendini yoksul olarak hissetmezdi. Yoksulluktan genellikle başkalarına ait bir özellikmiş gibi söz edilirdi.
Denizimiz yoktu ama ufku yatay ve dikey düzeyde kapatan çirkin binalar da yoktu. Sonsuz bir maviliğin altında, şıkır şıkır ışıklar içinde, yakıcı sıcağı çelimsiz vücudumuzda, dondurucu ayazı parmak uçlarımızda hisseder ve bir an önce büyümeyi arzulardık.
Gürültü kirliliğinden ve karmaşadan da eser yoktu o zamanlar Bağlarda. Ekmekler daha lezzetliydi. Bahçe duvarlarından atlama, ağaçlara tırmanma, gece yarılarına kadar sokakta oynama özgürlüğümüz vardı.
Bir de mahallenin kendine özgü sesleri ve bir kokusu…
Çocukluğumun Bağları tren seslerinden, ray tıkırtılarından, vagonlara manevra yaptırılırken çıkan çarpışma seslerinden ibaretti. Bu sesler geceleyin (ki o zamanlar geceler gerçekten ‘gece’ gibi olurdu) daha esrarengiz bir hal alırdı. Bekçi düdüklerinin tiz sesi halâ kulaklarımda çınlar durur.
Mahalle bazen vanilya kokardı. Özellikle serin yaz gecelerinde bu koku yoğun bir hal alırdı. Vanilya kokusu, bilirsiniz, insanın içini mutluluk hissiyle dolduran bir kokudur. Kokunun kaynağı hemen mahallenin kenarında kurulmuş olan Eti Fabrikasıydı. Mahalleden pek çok kişi bu fabrikada çalışırdı. Onların da üzerlerine sinerdi bu koku. Kimler Eti’de çalışıyor üzerlerindeki kokudan anlardınız.
Şimdi olduğu gibi o zamanlar da Akademi’de okuyan gençler mahalle hayatının önemli bir unsuruydu. Günümüzdeki kadar yoğun olmasa da okumak için Eskişehir dışından gelmiş bu gençler, mahallenin mütevazı evlerinde kiracı olarak kalırlardı. Akademinin kampüsü (o zamanki adıyla Akademi Sitesi) mahallenin çocukları için oyun alanıydı. Ana kapıdan girince tırmandığımız yokuşun solunda kalan bugünkü yemyeşil koru o zamanlar eski bir kum ocağıydı. Kum ocağında oluşmuş küçük kovuklar, kovboyculuk oynamak isteyen biz çocuklar için mükemmel bir plato işlevi görürdü. En büyük zevkimiz bisikletlerimizi bu dik yokuştan aşağıya salmaktı. Çevre yolu henüz yapılmamıştı. Pedal çevirmeden son sürat yokuş aşağı iner, az bir gayretle kendi sokağımıza ulaşırdık. Altımızdaki bisiklet, bisiklet olmaktan çıkar, adeta o zamanlar çok özendiğimiz Java motosikletlere dönüşürdü. Ya da biz öyle hayal ederdik. İşte bunun zevkine doyamazdık.
Ülkü İlkokulunun son sınıfına gelince hem mahalle hem de sıra arkadaşım olan rahmetli Sinan Alaağaç’ın (Eskişehirspor’un ve Milli Takımın unutulmaz kalecisi), daha doğrusu onun babasının teşvikiyle Maarif Koleji’nin sınavlarına hazırlanmaya başladık. Sınav başvurusu yapmak için Sinan ve birkaç arkadaşımızla kendi mahallemizden yürüyerek o zamanlar bir işçi semtinden ibaret Tepebaşı’nın en uç noktasında bulunan, bomboş tarlaların ortasında bir yalnızlık içindeymiş gibi duran, her yönde ufku açık Kolej binasına gitmiştik. Bugün ilkokul çağındaki bir çocuğun kendi başına böylesine önemli bir başvuru için başıboş bırakılması pek çok kişiye tuhaf gelebilir. O zamanlar normal karşılanıyordu. Sınav başvuru evrakını teslim eden memurlar da hiç yadırgamamışlardı bizi. Kolej sınavını kazanmamın hayatımın dönüm noktalarından biri olduğuna inanırım. Cumhuriyetin eğitim hamlelerinden biridir Maarif Kolejleri. Altı maarif kolejinden biriydi bizimki. Maalesef topu topu altı adet olan bu eğitim kurumları yaşatılamadı. Hikâyeyi biliyorsunuz! Biz de çelimsiz çocuklar olarak girdiğimiz bu okuldan yedi sene sonra Anadolu Lisesi mezunu birer delikanlı olarak çıktık.
Üniversite çağına geldiğimizde arkadaş grubumuzla iki konuda kararımızı vermiştik. Birincisi üniversiteyi İstanbul’da okuyacaktık. İstanbul’da okumak ne okuyacağımızdan daha önemliydi. İkinci olarak sosyal bilimler tahsil etmenin daha uygun olacağını düşünüyorduk. Bazılarımız iktisat, bazılarımız da hukuk okumayı tercih etti. Ben İstanbul Hukuk Fakültesine gidenlerdendim. Ülkenin en bunalımlı dönemleriydi Üniversite yıllarımız. Ama İstanbul’daydık; Üsküdar’da, Bülbülderesi’nde bir öğrenci evinde kalıyorduk. Gençliğin neşesine, iyimserliğine ve özgürlük duygusuna sahiptik. Dostluklarımız samimiydi.
Fakülte yıllarında doktora yapanları bir çeşit ‘aziz’ gibi görürdüm. Akademik kariyeri fazlasıyla idealize ederdik. Bu nedenle avukatlık, hakimlik gibi uygulamaya dönük meslekleri yapmayı düşünmüyordum. Mezun olduktan kısa bir süre sonra Anadolu Üniversitesine araştırma görevlisi alınacağını öğrendim. Bu haber de hayatımın bir diğer dönüm noktasıydı.
Bundan sonrası özgeçmiş formatı içinde bazılarına şık görünebilecek, pek çoğunuza ise hayli sıkıcı gelebilecek bir takım kariyer, idari görevler vs.’ den ibaret işler. Umarım burada okuyacağınız yazılar bütün bu işlerin bir verimi olarak değerlendirilir.