Kategoriler
Gezi Tarih Şehir

Tahta Kılıçlı Fatihler Ülkesi: Batı Trakya

Yunanistan’a ilk Gidiş: Selanik

Yunanistan’a ilk gidişim Selanik’le sınırlı bir seyahatti. ASECU’nun bir toplantısına katılmıştık. ASECU, Güneydoğu Avrupa ile Karadeniz bölgesindeki iktisat fakültelerini bir araya getirmeye çalışan uluslararası nitelikte bir kuruluştur. Yunanistan’ın önderliğinde kurulmuştu; faaliyetlerinde yine Yunanistan öne çıkıyordu. Aslında bir Balkan ülkeleri üniversite birliğiydi. Fakat isimlerinde ve faaliyetlerinde bilinçli olarak “Balkan” sözcüğünü kullanmaktan kaçınıyorlardı.

Yunanlılar için “Balkanlar” aşağılayıcı bir anlama sahiptir. Kendilerini bir Balkan ülkesi olarak nitelemek ağırlarına gider. Bulgarlarla, Sırplarla ve diğer Slav kökenli kavimlerle bir tutulmak istemezler. Türkleri saymıyorum bile! Ne yani Avrupa uygarlığının temellerinden birini oluşturan anlı-şanlı Grek medeniyetinin mirasçılarını barbar köylüler seviyesine mi indirgeyeceksiniz! Diğer taraftan ortodoksluk da onlar için vazgeçilmezdir. Asırlar içinde bulanıklaşmış antik kökenleri ile dinleri arasında kalmış olmaktan kaynaklanan bir gerilimi yaşar Yunan aydınları. Bizim yabancılaşmış aydınlarımız Yunanlılarla ortak özelliklerimizi vurgulamayı çok severler bilirsiniz. İşte bunlar için Orta Doğulu sayılmak nasıl bir hakaret olarak algılanıyorsa Yunanlılar için de Balkanlı sayılmak aynı şeydir. Alın size bir ortak nokta daha. Bir Yunanlıyı kızdırmak isterseniz ona “N’aber Balkanlı!” demeniz yeterlidir. Daha ileri gitmek isterseniz “siz aslında Slavlaşmışsınız” demeyi deneyin. “Ayıp olmaz mı hocam!” diye düşünebilirsiniz. Selanik’te kaldığımız kısa süre içinde o kadar çok -profesöründen genç asistanına- Anadolu-Anatolia (yunanca güneşin doğduğu yer demek bilirsiniz) bağlantısından hareketle aslında Türkleşmiş rumlar olduğumuz iddiasına maruz kaldık ki, bu kibirli imalar karşısında “sizin için de slavlaşmışlar diyorlar” demek yetti! Aklınızda bulunsun.

Uzun lâfın kısası Yunanlılar kendilerini Balkanlarla sınırlamak istemezler. Ortalama bir Türk aydını ile ortalama bir Yunan aydını arasındaki fark şudur: Türk aydınlarının düşünce ve ideal noktasında T.C sınırlarını aşmasının çok zor olmasına karşın, sıradan bir Yunan aydını Megali İdea (Büyük Fikir) adını verdikleri, en geniş anlamıyla Bizans İmparatorluğunu diriltme idealine sımsıkı bağlıdır. Kısa bir gezi, sınırlı bir temas bu kanaatimi pekiştirdi.

Anlatayım…

Rehberliğimizi, ailesi mübadele zamanında Bursa civarından Yunanistan’a göç etmiş cana yakın bir hanım yapıyordu. Türkçe bilmesine rağmen bizimle İngilizce konuşmayı tercih eden bir hanım! İşte bu sempatik hanım, “Sizi Selanik’in 25-30 kilometre dışında bir yere götürmek istiyorum ama sürpriz olacak. Nereye gittiğimizi varınca öğreneceksiniz” dedi. Çok heyecanlıydı, içi içine sığmıyordu adeta. Böylesi bir coşku ve heyecanla yapılan teklifi kabul etmemek olmazdı. Üstelik sürpriz vaat ediliyordu. Memnuniyetle kabul ettik teklifini.

Bakımsız, kaplaması bozuk bir karayolunda, yetmişli yıllardaki Türkiye manzaralarını anımsatan, kasvetli kenar mahalle ve küçük sanayi görüntülerini izleyerek Selanik’in epey dışına çıktık. Sonunda geniş bir düzlüğün ortasında tek başına duran iki katlı, sıradan bir konak görünümlü bir yapıya ulaştık. Görüntü sıradandı fakat rehberimizin heyecanı olağan dışıydı. “Buraya bir Türk’le gelmeyi arzulardım hep!” diyordu sürekli olarak.

Nihayet nereye geldiğimizi ve Yunanlı dostumuzun bu kadar heyecanlanmasının sebebini öğrendik:

Balkan Savaşları Müzesine getirmişler bizi. Tarihimizin en büyük felaketlerinden birinin hatıralarını barındıran bir mekanda yeni nesil Türklerin nasıl bir tepki vereceklerini merak etmişler besbelli. Biz ekip olarak gayet duygusuz, Polatlı ya da Afyon civarlarında bir müzeye gelmiş gibi, “bu muydu sürpriz!”, “bizde çok var böyle yerlerden” havasındaydık. Ve bu tavrımızda samimiydik. Yani, öyle yakın tarihteki atalarımızın yaşadığı trajik felaketin travmalarıyla dertlenen bir ruh halimiz yoktu. Her konuda, özellikle tarih konusunda sisli Türk kafalarımız sayesinde gayet “cool” takılmıştık. Şaşmıştır Yunanlılar bu hallerimize!

Kapısında askerlerin beklediği Yunan Kara Kuvvetlerine ait askeri bir müzeymiş burası. Gerçekten Anadolu’nun pek çok yerinde görebileceğimiz Kurtuluş Savaşı müzelerine benziyordu. Ancak, zamanında mülkiyeti bir Osmanlı yahudisine ait “Modiana Köşkü” diye de bilinen mekânın önemi ve Yunanlı meslektaşlarımızın olağanüstü heyecanı, binada sergilenen ve ortalama bir savaş müzesinde görmeye alışkın olduğumuz nesnelerden kaynaklanmıyordu. Burası 1912 yılında kaybettiğimiz, daha doğrusu yok pahasına kendi ellerimizle yunanlılara teslim ettiğimiz Selanik vilayetinin teslim müzakerelerinin yapıldığı yer imiş.

500 yıldan fazla elimizde tuttuğumuz, geçmişte minareler şehri olarak anılan, günümüzde ise sağlam vaziyette tek bir minarenin bile ayakta kalmadığı Selanik şehri.

Rumların hiçbir zaman çoğunluğu oluşturmadığı, kozmopolit yapısına rağmen bir Türk ve müslüman şehri olarak anılan Selanik işte burada, bu soğuk ve kasvetli binada kaybedilmişti. En ufak bir direniş gösterilmeden, tek kurşun atmadan.

45 binden fazla asker ve 50 binden fazla muhacir burada Yunanlıların insafına terk edilmişti. Bunların 25 bini açlıktan, hastalıktan ve özellikle sözlerini tutmayan yunanlıların zulmünden dolayı hayatlarını kaybetmişti. Askeri tarihimizde savaş yapılmadan bu kadar zayiat verilmesinin ikinci bir örneği bulunmuyormuş.

Binanın giriş kapısının üzerinde yunanca “Tanrı İçin” ifadesi dikkat çekiyordu. Selanik’i rüyalarında görseler inanmayacakları bir şekilde altın bir tepside kendilerine teslim eden Hasan Tahsin Paşa ve savaş sırasında emir subaylığını yapan oğlu Kenan Mesare’nin kemikleri için yuvarlak mermerden, müslüman mezarlarına benzemeyen anıtımsı bir mezar yapmış yunanlılar. Paşaya duydukları sevgi ve minnettarlığın bir göstergesi olarak. Özellikle “kemikleri” için dedim, çünkü paşanın cesedi başlangıçta şehir yakınlarındaki bir müslüman mezarlığında gömülüymüş. Yunanlılar adetleri olduğu üzere bu mezarlığı ortadan kaldırınca, kendilerine hizmet eden paşanın kaybolup gitmesine gönülleri razı olmamış. Kemiklerini çıkarıp müze bahçesine gömmüşler. Eh, isabet olmuş! Sayelerinde biz de tarihsel bir ihaneti uyarıcı bir ders olarak her zaman anımsatacak bir çeşit anıt kazanmışız!

Fevzi Çakmak ve pek çok askeri kaynak Hasan Tahsin Paşayı kabiliyetsiz ve basiretsiz bir asker olarak niteler. Nitekim, bir daha İstanbul’a dönemeyen Paşa gıyabında Divan-ı Harpte yargılanmış ve kâğıt üzerinde kalmış olsa da idam cezasıyla cezalandırılmış.

Rehberimizi şaşkınlık içinde bırakan bir başka tarihsel olgu da Selanik’e ancak 1912 yılında sahip olmalarıydı. Şaşkınlığı ‘neden bu kadar geç’ noktasındaydı. Aslında Selanik’in Yunanistan’ın elinde olmasına şaşmak gerek. Çünkü, Selanik tarihin hiçbir döneminde Yunanlıların egemenliğine geçmemiş bir kenttir. Hep azınlıkta kalmışlar, ancak 20. yüzyılın başından itibaren bu durumu tersine çevirme imkanına sahip olmuşlar. Osmanlılar da Selanik’i Bizans’tan değil Venediklilerden devralmışlar. Yunanlıların aksine biz zamane türkleri 500 yıldan fazla hakim olduğumuz bu güzel şehre karşı hafızasını yitirmiş insanların kayıtsızlığı, umursamazlığı, ilgisizliği içindeyiz. Şu tespit ne kadar yerinde ve doğru bir tespittir: “Yunan tarihçiliği ‘hatırlama’yı tüm çalışmalarının özüne yerleştirirken, Türk tarihçiliği de kendisine ‘unutmayı’ kılavuz edinmiştir”. “Tarihçi” sözcüğü yerine “aydın” sözcüğünü rahatlıkla koyabilirsiniz.

Batı Trakya Cumhuriyeti bayrağı

Tarihsel haklarımızı yeterince koruyamadığımız, unutulmaya terkedilmiş gibi duran bir diğer vatan parçası da Batı Trakya’dır.

Misak-ı Milli sınırları içindeki Batı Trakya.

Tarihteki ilk Türk Cumhuriyeti Batı Trakya.

Arda Boyları, Dimetoka, Kızıl Deli Tekkesi

Batı Trakya’ya Pazarkule sınır kapısından geçiyoruz. Sabahın erken saatleri. Kapının Türkiye tarafı yenilenmiş. Derli, toplu, modern görünümlü. Yunan tarafı eskimiş, yıpranmış barakalardan ibaret.

Yol arkadaşlarım; kariyer öyküsünde Gümülcine Başkonsolosluğu, Tahran-Moskova-Viyana Büyükelçiliği görevleri bulunan bir büyükelçi, Balkanları iyi bilen ve üniversitesinin misyonuna Balkanlarla ilişkilerin geliştirilmesini dahil eden ve bu misyon doğrultusunda önemli hizmetlerde bulunan Trakya Üniversitesinin eski Rektörü, Yargıtay üyesi yüksek bir yargıç, neşteri gibi görüşü de keskin bir beyin cerrahı ve Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday olmuş, çevre ve altyapı projelerinin finansmanı konusunda uzman bir yüksek bürokrattan oluşuyor. Zengin bir kadro sizin anlayacağınız. Daha mütevazı olmak gerekirse çocuklukları ve ilk gençlikleri kesişmiş yatılı okul arkadaşları! Böyle bir gezide bizi bir araya getiren faktörün yatılı okul arkadaşlığı olduğunu tahmin etmişsinizdir.

Seyahat neşesi, eski yatakhane arkadaşlığının neşesiyle birleşmiş. Üstelik kulağa en hoş gelen aylardan birindeyiz. Kararsız, tereddütler içindeki Nisan arkasını toplayıp gitmiş. Bahar tüm görkemiyle gelmiş!

Sınırı geçer geçmez Arda boyunda kahvaltı molası veriyoruz. Arda pırıl pırıl, gürül gürül akıyor. Bir nehir için kısa sayılabilecek yolculuğu Rodop Dağlarında başlayan Arda, az ileride, sınırı geçer geçmez Türkiye’de Meriç Nehri’ne kavuşuyor. Tunca’nın da Meriç’e katılmasıyla üç kardeş nehrin yolculuğu Ege Denizinde son buluyor. Kahvaltının yanı sıra Arda’nın sunduğu gönül ferahlığı ve sevinç duygusuyla neşemiz katmerleniyor.

İlk durağımız Dimetoka.

1361 yılından 1913 yılına kadar Yüce Devletin, herkesin anlayabileceği bir dille söylersek, Osmanlı Devletinin hakimiyetinde kalmış Dimetoka. Yıldırım Bayezit’in doğduğu şehir.

Dimetoka Çelebi Sultan Mehmet Camii

Burayı ziyaret programımıza almamızın tek bir nedeni var: Çelebi Sultan Mehmet Camii. Yunan vandallığı geriye başka bir şey bırakmamış çünkü. Hanlar, hamamlar, medreseler, sayısız mescit içinden sadece bu yapı canını kurtarabilmiş. Yara bere içinde de olsa vakur duruşuyla onurunu muhafaza ediyor. Daha önce bir örneğini Üsküp’te gördüğüm üçgen prizmalı çatısı faili meçhul (!) bir yangın sonucunda yok olmuş. Etrafı çevrili. Bu yüzden yanına yaklaşamıyoruz. Avrupa Birliği’nin bayrağı bulunan bir tabela üzerinde bilmem kaç milyon avroluk sözde bir restorasyon bütçesinin ayrıldığını öğreniyoruz. Ortada göz boyamak için konulduğundan kuşku duymayacağınız iğreti bir inşaat iskelesinden başka bir faaliyet yok. Ulu Mabedin şimdilik ayakta kalabilmiş taş duvarları Batı Trakya realitesini sessiz ama sert bir şekilde yüzümüze çarpıyor. Batı Trakya’yı bir turist gibi gezemeyeceğimizi anlıyoruz.

Dimetoka’yı ardımızda bırakarak Kuzeyde Bulgaristan sınırı boyunca uzanan Rodop Dağlarına yöneliyoruz. Kıvrımlı dar bir yolda ilerliyoruz. Bölgeyi bilen arkadaşlarımız yolun yenilenmiş olduğunu söylüyorlar. Yakın zamanlara kadar bu yolda seyahat etmek hayli zahmetli bir işmiş. Yol bizi Ruşenler (Roussa) köyüne ulaştırıyor. Köy kahvesinde kısa bir mola verdikten sonra hemen yakında bulunan Kızıl Deli Tekkesine hareket ediyoruz.

Seyyid Ali Sultan bu tekkede metfun. Kızıl Deli adıyla da bilinir.

“Kızıl Deli”….

İşte bunu çok sevdim! Kızılderili sözcüğüyle ses benzerliği bilinçaltımdaki çocukluk hayallerimi uyandırdı. Destansı-efsanevi hayatı, coşkun karakteri ile muhteşem bir çizgi-roman, dizi ya da film çıkabilir bu kahraman dervişten. İşin ruhuna hakim usta ellere düşerse tabii.

Orhan Gazi, I. Murad ve Yıldırım Bayezid devirlerini idrak etmiş bu Horasan Ereni ve arkadaşları Hacı Bektâş-i Veli’nin emriyle Balkanlara gelmişler. Tahta kılıçlarını kuşanarak.

Velayetnamede Seyyid Ali Sultan ve arkadaşlarının namaz konusunda son derece titiz davrandıkları ve şarap içmedikleri ısrarla vurgulanır. Diktiği bir okun yeşerip ağaç haline gelmesi, bir nâra atarak kale burcunu yıkması, Dimetoka Kalesi’ne ateş yağdırması, kayadan su çıkarması, kılıcıyla kayayı ikiye bölmesi gibi kerametlerinden sıkça bahsedilir.

Şu “tahta kılıç” meselesi üzerinde biraz duralım.

“Tahta kılıç” sözü ilk olarak çocukluğu çağrıştırır zihnimde. Çocuk oyunlarının vazgeçilmez bir aracıdır “tahta kılıç”. Bir yönüyle saflığın, masumiyetin, diğer yönüyle bir savaş aracı olmaktan ziyade kötülüklerle mücadelenin bir simgesidir. Nesnenin değil insanın önemli olduğunu vurgular. Kalenderi meşrebe ne kadar uygun değil mi?

İslam öncesi Türk geleneğinde Şamanist bir unsur olarak önemli bir yer tutar tahta kılıç. Ahmet Yaşar Ocak’a göre Saltıknâme’de sıkça söz edilen tahta kılıç, Sarı Saltık’ın kâfirleri “hıyar misali” doğradığı bir silahtır. Saltıknâme’ye göre bu tahta kılıç, hurma ağacından yapılmış ve Hazreti Muhammed tarafından kendisine verilmek üzere Hızır’a teslim edilmiştir. A.Y. Ocak, bu iki İslami motifin -Hızır ile Hz. Muhammed’in- tahta kılıcı İslâmileştirneye yettiğini söyler.

Abdal Musa Sultan çağırıp bir ağaç kılıç sundu.

Kızıl Sultan aldı, öptü başına kodu.

Andan sonra yürüdüler.

Tahta kılıç motifine medeniyet perspektifinden bakarsak, İslam medeniyetinin diğer medeniyet mensuplarının maddi ve manevi varlıklarını yok etmeden, soykırım yapmadan, gerçek anlamda barışı tesis edişinin bir sembolü olduğu söylenebilir. Ve bu inkâr edilmez bir gerçekliktir. Kanıtı altı yüzyıl sürmüş bir egemenliğe rağmen Balkanlarda türlü çeşitli ırkların, dinlerin, mezheplerin, dillerin varlığını günümüze değin idame ettirebilmiş olmalarıdır. Böylesine uzun bir süre buralara latinler, germenler ya da anglo-saksonlar hakim olsalardı sonuç ne olurdu acaba? Sarı Saltık destanında “hıyar misali” doğranan kâfirler ifadesine takılıp kalmayın. Destanlarda söylenir böyle şeyler!

Şimdi Tekke’ye geçebiliriz.

Kızıl Deli Tekkesi-Ruşenler Köyü

Yüksekçe yapılmış taştan bir kemer içinde bulunan iki kanatlı ahşap kapıyı kurcalıyoruz bir süre. Kilitli gibi duruyor. Etraf ıssız, ses seda yok. Nihayet, kapıyı açmayı başarıyoruz. Kapının ardında tatlı bir eğime sahip çimenlerle kaplı bir avlu uzanıyor.

Masmavi gökyüzü, yemyeşil çevre, ulu ağaçlar, gölgeler, taş, tuğla ve ahşaptan oluşan yapılar, sessizlik, ılık Mayıs havası.

Huzur ve sükûnet duygusu yayılıyor her yana. Çocuklar gibi oraya buraya dağılıyoruz. Avlunun tam ortasında asırlık dut ağaçları. Seyitgazi yakınlarındaki Şücaettin Veli külliyesinden aşina olduğum, şifalı dutlarından yediğim ulu ağaçlar düzenlerini bozmadan bizden önce buraya gelmişler sanki. Tanıdık bir karşılama. De javu hissi!

Olağan ziyaretlerimizi yapıyoruz. Ruhumuz ağırlıklarından kurtuluyor bir an için. Hafiflemiş, yenilenmiş, iç sevincimize tekrar kavuşmuş olarak ayrılıyoruz Tekkeden. İçimizden sevdiğimiz insanlarla tekrar buraya gelebilmeyi umarak ve dileyerek.

Gümülcine

Vakit öğleye yaklaşıyor. Cuma namazına yetişme telaşı içindeyiz. Tam zamanında Gümülcine’ye ulaşıyoruz. Cuma namazını Merkez Camiinde kılıyoruz. 16. yüzyıldan kalma, zamanla çevresine eklemeler yapılmış bir yapı. Dışarıdan bakıldığında klasik dönem üslubu pek belli olmuyor. Eskilerin tevâfuk dedikleri, Kızıl Deli Tekkesindeki hissettiklerimizle uyumlu bir tesadüf eseri olarak hutbenin konusunu peygamberimizin şu hadisi oluşturuyor:

Aranızda bir fitne çıktığı vakit tahtadan bir kılıç edinin.

Namazdan sonra çarşı içinde dolaşıyoruz. Sanki bir Anadolu kasabasındayız. Türk nüfusun yoğunluğu sokaklardan belli oluyor. Sokakların üzerine demirden kafes şeklinde kameriyeler yapılmış. Bembeyaz yaseminlerle kaplı. Hafif bir yasemin kokusu tüm çarşıya yayılmış. Hoş, serin bir gölgelik. Bir dönem buranın Başkonsolosluğunu yapmış arkadaşımızı tanıyanlar çıkıyor kalabalık arasından. Muhabbetle kucaklaşıyorlar. Arkadaşımızın görevi sırasında soydaşlarımızla sıcak bir iletişim kurduğu besbelli. Çok mutlu oluyoruz!

Sırada İskeçe var.

İskeçe

İskeçe, muhteşem Rodop Dağlarının eteklerinde verimli bir ovaya kurulmuş bir Osmanlı şehri. Batı Trakya’yı Makedonya’dan ayıran Karasu (Nestor) Nehrinin hemen doğusunda. Bir zamanlar dünyaca meşhur Yenice tütünü buralarda yetişirmiş. Tütün ziraati zamanla önemini yitirmiş, küçük ölçekli yapılır olmuş. Günümüzde ise modern bir üniversite ve turizm şehri görünümünde.

Şehir merkezindeki otelimize yerleşir yerleşmez hemen yakınlardaki Şahin köyüne hareket ediyoruz. Yakınlarda dedim ama Şahin köyü, ismi gibi Rodop Dağlarının zirvelerini yurt tutmuş bir köy, daha doğrusu bir kasaba. 1360 yılı civarında Lala Şahin Paşa tarafından kurulmuş. İsmini de bu paşadan almış. Kökleri derinlerde bir yerdeyiz sizin anlayacağınız.

Kalabalık bir grup tarafından sıcak bir şekilde karşılanıyoruz. Alelade bir turist kafilesi gibi değil de, uzun bir hasretlikten sonra sılasına kavuşmuş hemşeriler gibi hissediyoruz kendimizi.

Cânım Karacaoğlan sanki yaşadığımız o ân için söylemiş şu dizeleri:

Yüce dağ başında şâhin yuvalar

Öter garip bülbülleri sılanın

Bu sıcak karşılamayı öncelikle diplomat dostumuza borçluyuz. Ancak, esas sebep bu soylu halkın diplomat dostumuzun şahsında bir yansımasını gördükleri aramızdaki güçlü tarihi, dini, kültürel bağlar, milletdaşlık duygusu hiç kuşkusuz.

Şahin Köyü-İskeçe

Kucaklaşmalardan sonra hemen oracıktaki bir kahveye geçiyoruz. Televizyon kanalı Türkiye’ye ayarlı. Süper ligden bir maç yayınlanıyor. Uzun bir masanın etrafında karşılıklı, yan yana oturuyoruz. Köyün nüfusu iki bin civarındaymış. Vakur duruşlu, güzel insanlar hepsi. Çalışma çağındaki erkekler genellikle Avrupa ülkelerinde kendi işlerini kurmuşlar. Çoğunluk yat ve gemi inşaatında uzmanlaşmış. Kadınlar ve çocuklar sürekli köyde yaşıyorlarmış. Çocukların ve gençlerin dini eğitimine çok önem veriyorlar. Bayramlarda, özellikle Ramazan ayında gurbette olanların dönüşüyle köy daha bir canlılık kazanıyormuş.

Sakin, iyi huylu, geçimli, barışsever fakat kimliklerini korumak konusunda hassas ve inanılmaz dirençli bu insanlar nesiller boyu yakın tarihin pek çok acılarına tanık olmuşlar. Coğrafyadan kaynaklanan zorlukların yanı sıra Yunanlıların ve Bulgarların zulmüne ve anlayışsızlığına maruz kalmışlar. 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi, Balkan Harpleri ve I. Dünya Savaşının yanı sıra II. Dünya Savaşının felaketlerini yaşamışlar. Köyün hemen girişine tam da müslüman mezarlığının önüne Yunanlılar tarafından bir II. Dünya Savaşı anıtı kondurulmuş.

Şahin Köyü Camii ve al bayraklı vitray.

Kahveden sonra köy içinde kısa bir gezinti yapıyoruz. Köyün dar ve dik sokaklarında dolaşıyoruz. Etraf temiz, evler bakımlı. Köyün en büyük camisini ziyaret ediyoruz. Modern görünümlü bu caminin asırlar önce ilk kuruluş döneminde yapılmış eski caminin yerinde yapıldığını söylüyorlar. İçeri adım atınca hayatımda ilk defa gördüğüm bir sürprizle karşılaşıyoruz. Balkon gibi bir yere üzeri yeşil örtülü bir sanduka yerleştirilmiş. Sandukanın Karaca Ahmet anısına orada bulunduğunu anlıyoruz. Bir çeşit “makam”. Orhan Gazi döneminde yaşamış, Üsküdar’da bir türbesi bulunan bu Türkmen dervişi buralarda çok seviliyor ve hürmet görüyor. Adeta köyün manevi koruyucusu. Caminin mihrap duvarında al bayraklı bir vitray dikkat çekiyor. Yunanlıların bayraklı vitray camından duydukları rahatsızlığı gülerek anlatıyorlar.

Ayrılma vakti geliyor. Bu soylu insanlarla aynı sıcaklıkla vedalaşıyoruz.

Geldiğimiz yoldan dolana dolana ovaya doğru iniyoruz. İskeçe’yi kuş bakışı gören bir noktada kahve molası. Yukarıdan bakınca eski İskeçe ile yenisini kolaylıkla ayırt edebiliyorsunuz. Kırmızı kiremitli taş evler eskiye ait. Onların bittiği yerde ovaya doğru yayılmış şekilsiz, kimliksiz betonarme yığınlar yeni İskeçe.

Ertesi gün İskeçe Müftüsü makamında bizi misafir edecek. İskeçe’nin iki müftüsü var! Biri soydaşlarımız ve dindaşlarımız tarafından seçilmiş gerçek müftü. Diğeri yunanlıların atadığı yalancı müftü! Biz tabii gerçek müftüyle buluştuk. Maalesef Lozan’dan ve uluslararası hukuktan doğan haklarımızı kullanmak konusunda utanç verici bir acziyet içerisindeyiz. Mütekabiliyet diye bir ilkenin varlığını unutmuşuz. Müftü meselesini yıllardır halledememişiz. Müftü Efendiyle yaptığımız kahvaltıda bu sorunlar üzerinde duruldu. Özetlemek gerekirse; Türk kimliğinin Yunan Devleti tarafından tanınması meselesi, eğitim hakları ve vakıf malları. Biliyorsunuz geçtiğimiz yıllarda Türkiye Cumhuriyeti tek taraflı olarak gayrimüslim azınlıkların vakıf malları üzerindeki bütün kısıtlamaları kaldırarak onlara mülklerini iade etti. Buna karşılık Yunanlılar Müslümanların vakıf mallarını ve arazilerini gasp etmeye devam ediyorlar. Lozan bir yana AB mevzuatından kaynaklanan en temel haklardan bile mahrum bugün Yunanistan’daki Türkler ve Müslümanlar. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Türkler söz konusu olduğunda uygulanmıyor.

Drama-Kavala-Dedeağaç

İskeçe’den Kavala’ya gitmek üzere hareket ediyoruz. Yolumuzun üzerinde türküsüyle meşhur Drama var.

Yol boyunca izlediğimiz manzara olağanüstü nitelemesini hak edecek kadar güzel. Dağlar, ormanlar, dereler, arada bir hızla görüş alanımıza giren ve aynı hızla kaybolan tek kemerli taş köprüler, vadide uzayıp giden, faal olup olmadığına bir türlü karar veremediğimiz ıssız tren yolu bizi tatlı tatlı oyalıyor, yorgunluk hissetmiyoruz. Küçük bir köyün kenarından geçerken, istasyon binalarına paralel sıralanmış çay bahçesi benzeri yerler hepimizde mola arzusu uyandırıyor. Garson siparişimizi anlayamayacak kadar dil becerisi yoksunu kavruk bir genç. Yan masada kâğıt oynayan iki ihtiyardan biri gayet güzel bir Türkçe ile yardımcı oluyor. Bir mübadil köyünde bulunduğumuzu yani eskiden burada Türklerin yaşadığını anlıyoruz. Haritadan köyün ismini buluyoruz: Paranesti.

16. Yüzyıldan kalma camii, Drama

Drama yolunda eski bir su kemerine rastlıyoruz. Sonradan bunun meşhur türküde “Drama Köprüsü dardır geçilmez” dizesine konu olan köprü olduğunu öğreniyoruz. Böylece türküdeki köprünün aslında bir su kemeri olduğu gerçeğiyle aydınlanıyoruz ve neden geçilmezmiş sorusu kafamızda bir yanıta kavuşuyor. Rahatlıyoruz!

Drama küçük bir yer. Meydanda kiliseye çevrilmiş eski camiyi seyrediyoruz hüzünle. Bir zamanlar cami olduğunu anımsatan bir iz, bir hatıra kalmamış geriye. Arap Camii diye isimlendirilen eski bir yapıyı ararken bizim için sürpriz sayılabilecek bir keşif yapıyoruz: 16. yüzyıldan kalma bir cami karşımıza çıkıyor. Kapalı olduğu için giremiyoruz. Yakın bir tarihte restore edilmiş gibi. Yunanlılar minaresini muntazam bir şekilde kökünden kesmişler. Kök, yani minarenin kaidesi bırakılmış. Yunanlılar canımızı nasıl acıtacaklarını çok iyi biliyorlar. Cami uzun süre yerel bir gazetenin matbaası olarak kullanılmış.

Ve nihayet Kavala.

Deniz kıyısında tipik bir Kuzey Ege şehri. Türkiye’deki hayat pahalılığının bir sonucu olarak deniz tatili yapmak isteyen orta halli Türkler buraya akın etmişler. Akıncı turistler Kavala sahillerini doldurmuşlar! Her yerde Türkçe ilanlar göze çarpıyor.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın heykeli.

Ortasından Kanuninin emriyle yaptırılmış muhteşem bir su kemeri geçiyor. Kavala’nın bu su kemeriyle bir şehre dönüştüğü ve canlandığı kabul ediliyor. O zamana kadar korsanların ve üç-beş kişinin yaşadığı bir yer. Çünkü su yok, aşırı kurak. Kanuninin girişimiyle önemli ve güvenli bir liman kenti haline geliyor. 19. yüzyılda Yenice ovasında yetişen kaliteli tütünün dünyaya ihraç edildiği bir merkez olmasıyla refaha kavuşuyor. Mübadele döneminde tam kırk beş bin Türk ve müslüman göçe zorlanarak şehir boşaltılıyor. Onlardan boşalan yerlere Rumlar yerleştiriliyor. Selanik gibi Kavala’nın da yunanlılar için piyangodan çıkmış bir şehir olduğu söylenebilir.

Kavala deyince lise öğrenimi görmüş ortalama bir türkün aklına hemen Kavalalı Mehmet Ali Paşa gelir. Bizim için asi bir vali, Mısırlılar için modern Mısır’ın kurucusu. Yunanlılar için heykeli dikilecek bir kahraman!

İlginçtir, Osmanlı coğrafyasında heykeli yapılan ilk devlet adamlarından biriymiş Mehmet Ali Paşa. 1869’da Süveyş Kanalının açılışını yapan Mısır Hidivi İbrahim Paşa Avrupalı sanatçılara, babasının ve meşhur dedesi Mehmet Ali Paşa’nın at üstünde heykellerini ısmarlamış. Heykeller 1873’te Kahire ve İskenderiye’ye dikilmiş. Demek ki paşanın ikinci heykelini dikmek Yunanlılara kısmet olmuş! Yunanlılar Mehmet Ali Paşa’nın konağını da muhafaza etmişler.

Batı Trakya gezimiz bir başka sahil şehri olan Dedeağaç’ta bir kahve molasıyla sona erdi. Bazılarımız yunan kahvesi, bazılarımız da türk kahvesi içmeyi tercih etti.

Dilek ve temennilerle kapanışı yapalım.

Ya da en güzeli, yeniden kuşanalım tahta kılıçları!

Recai Dönmez adlı kullanıcının avatarı

Geliştirici: Recai Dönmez

Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye Bölümünde öğretim üyesiyim. Eskişehir'de yaşıyorum. Burada başta "Eskişehir" olmak üzere, genel olarak şehir, sanat, kültür, üniversite, gezi izlenimleri ve "ne olacak bu memleketin hali?" konularında yazılarıma rastlayabilirsiniz.

4 replies on “Tahta Kılıçlı Fatihler Ülkesi: Batı Trakya”

Yorum bırakın