Avrupa’da hayli yer gezdim dolaştım, ama Fransa’ya yolum düşmedi bir türlü. Eksikliğini hissetmişimdir mutlaka. En azından bilinç altımda.
Bizden önceki nesiller kadar olmasa da Fransa bir duygu, bir düşünce, biraz da magazin olarak hayatımızda şu veya bu düzeyde yer etmiştir. Nasıl yer etmesin ki!
Tanzimatçı dedelerimiz (fikir dedelerini kastediyorum) için “medeniyyet” Fransa demekti.
Erkânı Harbiye’mizin mektepli subayları günün birinde “Napolyon” gibi olmayı hayal ederlerdi. Fatihler, Kanuniler, Yavuzlar bir ideal olmaktan çoktan çıkmıştı. Bizim nesil için ise Napolyon, Tommiks’in atından ibaretti!
Münevverlerimiz, ilhamını daha ziyade Fransız aydınlarından alırlardı. Aydınlanma dediğimiz Fransız aydınlanmasıydı. Fransa’nın aydınlığı kendine, koyu gölgesi bizim üzerimize düştü.
Hukuk Fakültesindeki hocalarımızın referansları Montesquieu, Jean-Jacque Roussaeu, Voltaire, Duverger, Duguit gibi filozoflardı. Hugo, Balzac, Sartre, Camus, Exupery okuma listemizde önemli bir yer işgal ederdi.
İlk gençliğimizde holivut filmleri her tarafı sarmamıştı. Fransız sineması denen bir şey vardı. Cüneyt Arkın’ın ne kadar yakışıklı bir adam olduğunu vurgulamak için “Alain Delon gibi” demek yeterdi. Bülbülderesi’ndeki öğrenci evimizde döner döner “kaldırım serçesi” Edith Piaf ve Mireille Mathieu kasetleri dinlerdik.
Pek çok aydın “frankofon” olduğunu gururla söylerdi. Bu sözcük sadece fransızca konuşabildiklerini açıklamak için kullanılmaz, fransız seviciliğini de içerirdi.
Şimdi işler değişti!
Kaldığım otelde Burdur Çavdır Meslek Lisesinden öğrenciler vardı. Kalabalık bir gruptular. Erasmus projesi dolayısıyla gelmişler Strazburg’a. Paris dahil pek çok yeri gezmişler. Bir an Yahya Kemal’in ya da Abidin Dino’nun ya da işte Attila İlhan’ın Paris sokaklarında gezerken kendilerini “biz yörüğüz abi” diye tanıtan Çavdırlı meslek lisesi öğrencileriyle karşılaşmaları sahnesi zihnimde canlandı! Aralarında nasıl bir diyalog yaşanırdı acaba?
Burdur Çavdır Meslek Lisesi öğrencileri kendileri pek farkında olmasalar da benden daha şanslıydılar! Bir zamanlar herkese nasip olmayan Fransa’yı görmüş olma ayrıcalığına henüz ilk gençlik çağlarında erişmişlerdi. Üstelik ben gerçekten Fransa’ya gelmiş miydim, orası biraz karışık bir konuydu. Çünkü, Strazburg’un fransız mı yoksa alman mı olduğu halâ kafaları meşgul eden derin bir sorunsaldır. Sonunda Fransa’ya geldiğimi düşünen ben aslında Almanya’ya gelmiş olabilirdim.
Gezi izlenimlerine geçmeden önce bu meseleye biraz olsun değinmekte fayda var. Anlatayım….
* * *
Strazburg uzun tarihi boyunca aslında bir Alman şehridir. Bu güzel kent 17. yüzyılın sonlarında Fransızların eline geçmiş ve 1871 yılında tekrar Almanya ile bütünleşmiştir. Fransızlar bu bölgeyi ancak Birinci Dünya Savaşından sonra geri alabilmişler. Bölge Alman hakimiyetinde bulunduğu sürece Fransız okul haritalarında bu bölge matemin rengi olan gri ya da morla gösterilirmiş. İkinci Dünya Savaşı sırasında Alsaslılar (Strazburg ve civarını kapsayan bölgeye Alsace denir) Alman ordusu saflarında savaşmışlar. Alsaslılar Fransızcanın yanında Almancanın bir lehçesini konuşurlarmış. Özellikle Katedral civarındaki sokak tabelaları hem Fransızca hem de Almanca isimleriyle bugün de dikkat çekmeye devam ediyor.
Sonuç olarak Strazburg’un tarih boyunca Almanya ile Fransa arasında stratejik bir şehir olması ve defalarca el değiştirmesi hem Fransız hem Alman kültüründen izler taşımasına neden olmuştur.
Strazburg’un sözünü ettiğimiz arada kalmışlığı ona bazı avantajlar da sağlamıştır. Biliyorsunuz Strazburg, Avrupa Konseyi’ne ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne ev sahipliği yapar. Ayrıca, Avrupa Parlamentosu’nun resmi toplantı yerlerinden biridir. Bu yönüyle Avrupa Birliği’nin sembolik başkentlerinden biri sayılır. Avrupa Birliğinin kollektif kararsızlığı en çok Strazburg’un işine yaramış görünüyor.
Fransa’yı görme hevesi yüzünden durduk yerde başıma iş açmışım farkında olmadan. Kendi kimlik krizim yetmiyormuş gibi Strazburg’un fransız mı yoksa alman mı olduğu meselesi zihnimi meşgul etti bir kaç günlük gezi boyunca. Romantik olabilecek bir geziyi Kafkaesk bir bunalıma dönüştürdüm! Şahane bir Mayıs ayında üstelik.
Fransa’dan Almanya’ya Tramvay’la Gitmek
İlk gün adetim olduğu üzere Strazburg sokaklarında bir keşif gezisine çıktım. Yeni bir şehre ilk kez gelmenin en heyecanlı yönü onun sokaklarında yapılan bu ilk yürüyüştür herhalde. Sokak izlenimlerimi daha sonra anlatacağım. Ama önce şu tramvay yolculuğundan söz edeyim. Bir ülkeden diğerine tramvayla gitmek ilk kez yaşadığım bir deneyimdi.
Şehir merkezinden biraz uzakta olan otelimden çıktıktan sonra Thomas Mann (Nobel ödüllü Alman edebiyatçı) Sokağını izleyerek Arthur Rimbaud (Fransız şair, büyük şair) Caddesine ulaştım. Biraz ilerideki tramvay durağından 3,80 Euro ödeyerek gidiş-dönüş biletimi aldım. Pasaporta gerek yoktu. İki, üç dakika bekledikten sonra önünde “Kehl Rathaus” yazan tramvay geldi. Eski şehir merkezini tramvayın geniş camlarından izlemenin keyfini sürerken, her durakta artan yolcu kalabalığından yükselen kakofonik ama kesinlikle kulak tırmalamayan fransızcanın tadını çıkardım. Ren Nehrine doğru ilerken yol kenarında İkinci Dünya Savaşından kalma bir tank fransızlara “bugünlerin kıymetini bilin” diyordu adeta.
Kısa yolculuğumuzun en heyecanlı anındayız şimdi. Ren Nehrini geçiyoruz. Ve işte Almanya’dayız. Tramvay içi anonslar coşkulu bir Almancaya dönüşüyor. Dışarıda üzerinde “Polizei” yazan arabalar, Almanca tabelalar. Vay canına gerçekten Almanya’dayız. Peki ben niye bu kadar heyecanlanıyorum? Kilisten tramvayla sınırın hemen ötesindeki Halep’e ya da Nusaybin’den Kamışlı’ya, Edirne’den Dedeağaç’a geçmiyoruz sonuçta.
“Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız” diyen Cemal Süreya’yı anımsıyorum bu kısa yolculukta. Muhtemelen Cemal ve arkadaşları dünyaya ulaşamadan Sirkeci’de tramvaydan inmişlerdir! İtiş-kakış tramvaydan telaşla inmeye çalışan Turgut, Edip, Ece vs. gözümün önüne geliyor. Hafif bir tebessüm yayılıyor yüzüme.
Bu kadarı yetiyor. Küçük Alman kasabasını pek de merak etmiyorum. Ayıp olmasın diye şöyle bir dolaşmaya çıkıyorum.
Sürpriz!
Kasabanın meydanında köylü pazarı kurulmuş. Tezgahlarda bahar çiçekleri, rengarenk sebzeler. Ve gün ışığını yansıtan pırıl pırıl taze çilekler. Çilek satıcısını yarım kilo çilek almaya ikna edemiyorum. Önceden doldurulmuş kaplardan benim istediğim miktarda çileği ayırmak bir Alman için çözülmesi güç bir problem tabii. Onu anlıyorum. Israr etmeden elimdeki taze çileklerle köşedeki kafeye yöneliyorum. Meydandaki Prusya Kartalı’nın sert bakışları altında çilek ve kahve. Hiç de fena değil!
Sokak İzlenimleri
“Gare Centrale” durağında tramvaydan iniyorum. Burası Strazburg’un merkezi tren garı. Niyetim yakınlardaki Colmar kasabasına gitmek. Bir anlık tereddütten sonra fikir değiştiriyorum. Colmar’a gitmek yerine şehir içinde uzun bir yürüyüş yapmayı tercih ediyorum. Ayaklarımı serbest bırakıyorum. Sezgilerim ya da gönlümün akışı ayaklarımı teslim alıyor.
Merkez tren istasyonunun önündeki meydan bu tür yerlerde görmeye alışkın olduğumuz bir insan kalabalığı ile çevrili. Çoğu Afrikalı göçmenler. Orta doğulu izlenimi bırakanlar da hayli fazla. Pazar gününün can sıkıntısından kurtulmak için kendini dışarıya atmış Fransız gençler de var tabii.
Şehir genel temizlik açısından zayıf görünüyor. Almanya’nın titizliğinden eser yok. Yerler gelişi güzel atılmış çöpler, sigara izmaritleriyle dolu. Kendimi evimde hissediyorum!
Eski notlarımı karıştırırken rastladığım bir sözü paylaşmanın tam yeri. Churchill şöyle demiş: “İngiltere’de yasaklananlar hariç her şey serbesttir; Almanya’da izin verilenler hariç her şey yasaktır; Rusya’da izin verilenler de dahil olmak üzere her şey yasaktır; Fransa’da ise yasak olanlar da dahil her şey serbesttir.” Strazburg sokakları Churchill’i doğruluyor!
Önümde kıyafeti düzgün, gençten bir Afrikalı yüksek sesle bir şeyler söyleyerek yürüyor. Sırt çantasının üzerinde “Jesus” yazdığını fark ediyorum. Elinde sayfaları açık bir İncil. Oradan bir şeyler okuyor sanki. Kaldırım kafelerinde oturanlar kayıtsız gözlerle şöyle bir bakıp kahvelerini yudumlamaya devam ediyorlar.
Köşe başında orta yaşlarda bir kadın. Bir market arabasının içine muhtemelen bütün mülkünü sığdırmış. Muhtemelen evsiz. Önünde bir ambalaj kartonu, yardım talep ediyor. Kartondaki yazı: “yemek için değil kuaför ve parfüm masrafım için!” Tebessüm ediyorum. Acındırmak yerine gülümsetmek iyi bir taktik. Doğrusu bu tebessüm karşılığında ufak bir bahşişi hak ediyor kadın. Fransız kadınlarının şöhretine uygun bir dilenme şekli.
Kamuflajlı üniformaları, tam teçhizatlı otomatik silahları, Fransız tarzı siyah bereleriyle sokaklarda devriyeler dolaşıyor. Kalabalık takımlar halinde üstelik. 12 Eylül öncesinde ve sonrasında bu tür görüntülere alışmış bir Türk olarak ben bile yadırgıyorum durumu. Bu sefer kendimi evimde hissetmiyorum.
Kleber Meydanı
Kalabalığın akışı beni Strazburg’un en büyük meydanına sürüklüyor. Meydanın ortasında anıtsal bir heykel. Anıtın kaidesindeki yazılardan heykelin pek çok orduda görev yapan Strazburg’lu General Kleber’e ait olduğunu anlıyorum. Bu “kahraman” general Napolyon’un Mısır’ı işgal eden ordusunda görev yaparken Suriye’li bir arap ya da kürt tarafından öldürülmüş. Yıllar sonra anıtı yapılınca cesedi de heykelin altına gömülmüş. İşgalcilerden hazzetmeyen suikastçı da ağır bir işkenceyle yavaş bir ölüme mahkum edilerek cezalandırılmış.
Aklıma Oscar Wilde’ın “Mutlu Prens” hikayesi geliyor. Bir kez daha “yaşasın çağrışım kanunu” diye haykırıyorum. İçimden tabii. Hikâye özet olarak şöyle:
Bir kırlangıç rüya ülkesi olarak hayal ettiği Mısır’a gitmek üzere göç yolculuğuna çıkar. Arkadaşlarından geri kalmıştır. Bu yüzden yolculuğunu tek başına yapmak zorundadır. Oscar Wilde’ın tasvirine bakılırsa Strazburg’a benzeyen bir kente ulaşır yolu. Dinlenmek ve geceyi geçirmek üzere bir sığınak ararken şehir meydanındaki heykeli fark eder. Genç yaşında ölmüş ama hayatı hiç sıkıntı çekmeden geçmiş mutlu bir prense aittir bu heykel. Şehir heykelle gurur duymaktadır. Çünkü gövdesi altın varaklarla kaplı, kılıcının kabzasında değerli bir yakut bulunan, gözleri safirden yapılmış muhteşem bir heykeldir. Bizim kırlangıç Mutlu Prensin ayakları arasında geceyi geçirmeye karar verir. Kafasını kanatları arasına alıp uykuya dalmaya çalışırken bir su damlası düşer başına. Halbuki gök yüzünde tek bir bulut yoktur, yıldızlar parıldamaktadır. Kafasını kaldırıp yukarı bakınca Mutlu Prensin safir taşından yapılmış gözlerinden yaşlar aktığını görür. Meğer hayatında hiçbir gam-keder görmemiş olan Prens bulunduğu yerden şehrin bütün acılarına, yoksulluklarına tanık olur ve derin bir üzüntü duyarmış. Mutlu Prens acılı insanlara yardım edebilmek için kırlangıçtan aracı olmasını ister. Kırlangıç önce mazeret beyan eder, kış mevsiminin yaklaştığını, zaten geç kaldığını falan söyler. Fakat sonunda dayanamaz Prensin teklifini kabul eder. Prens, safir gözlerinden önce birini sonra diğerini çıkarmasını ve tarif ettiği yoksul kişilere ulaştırmasını ister Kırlangıçtan. Kılıcın kabzasındaki yakut, derken altın varaklar yoksul insanlara taşınır Kırlangıç tarafından. Bu iş giderek Kırlangıç için zevkli bir uğraşa dönüşür. Rüya ülke Mısır’ı unutur. Kış gelir çatar ve kırlangıç Mutlu Prensin ayakları dibinde son nefesini verir. Süslerinden arınarak bir metal yığını hale gelen Heykel de şehir halkının gözünde cazibesini yitirir. Belediye Başkanı metal yığınının eritilerek kendi heykelinin yapılmasını emreder. Bu arada Meclisten bir karar çıkartarak kırlangıçların şehirde ölmelerini yasaklar!
Kleber Meydanının dört bir yanı hikayedeki kırlangıcın rüya ülkesine benzer ülkelerden gelmiş insancıklarla çevrili. Fransa onların Fransa’da ölmelerini yasaklamış. Kendi ülkelerinde Fransa tarafından öldürülme hakkını ise saklı tutmuş.
Notre Dame Katedrali
Paris’tekini bilirdik, Strazburg’da da varmış ondan bir tane. Gotik mimarinin şaheserleri arasında sayılıyor. Şehrin her yanından görülebilen sivri kulesiyle gerçekten etkileyici. Sözün başka taraflara çekilme riskini göze alarak söyleyeyim; benim üzerimdeki etkisi daha ziyade dikenli ve batıcı oldu! Gotik mimari bende böyle bir etki bırakıyor. Dikenli bir kaktüsün ya da poposunun üzerine oturmuş bir ejderhanın etkisi gibi bir şey.
Gotik mimarinin dini yapılarda ruhaniyeti ve Tanrı’ya yükselişi simgelediği iddia edilir. Negatif manada bir ruhaniyet ise evet öyle. İskelet anatomisini andıran kaburgalı tonozları, gargoyleler başta olmak üzere türlü çeşitli grotesk tasvirleri/heykelleri, dehlizleri ve alaca karanlık atmosferi ile Strazburg Katedralinden negatif bir ruhaniyet yayılıyor gerçekten. Korku edebiyatı ile gotik mimari arasında mutlaka bir ilişki olmalı.
Tanrı’ya yükseliş konusuna gelince orada da tersine bir yükselişten söz edebilirim. Kafamı kaldırıp yukarı baktığımda yukarı değil de sanki bir uçurumun ya da dikenli bir çukurun kenarından aşağıya bakıyormuş gibi hissettim. Sicilya’da gördüğüm kiliselerin ben de böyle bir etki bırakmadığını okuyucularım bilirler. Gotik mimaride bir sorun var bence. “Sorun nedir hocam?” derseniz yanıtlayamam. Ben bir turistim. Gotik mimariyi icat eden fransızlar yanıtlasınlar bu soruyu.
Petit France (Küçük Fransa)
Strazburg merkezinde bir yürüyüşe çıktığınızda kaçınılmaz bir şekilde kendinizi Petit France adı verilen tarihi bölgede bulursunuz. İsmi gibi son derece romantik bir semttir burası. Kanallar, çınarlar, dar sokaklar ve sanki Almanya’dan getirilmiş gibi duran renkli, ahşap çerçeveli sevimli evler. Daha fazla tasvire gerek yok. Google haritaları açıp sokak görüntülerine bakabilirsiniz merak ediyorsanız.
Terrace de Rohan’da çınarlar altında bir kafe. Kanallardan birinin hemen yanı başında. Huzurlu, küçük bir meydan. Kısa bir mola için ideal. Garsonun uzattığı menüyü dikkatlice inceliyorum. Avrupa’da bulunduğum zamanlarda fundamentalist bir vegan olduğumu söylemiştim daha önce. Mozzarella peyniriyle yapılmış basit bir salatada karar kılıyorum. Lezzetli. Seçimimden dolayı kendi kendimi tebrik ediyorum. Dinlendikten sonra yürüyüşümün son etabını tamamlamak üzere yola koyuluyorum yeniden.
Küçük bir kilisenin arka cephesinde GOETHE 1770 yazısı bana “gel gel” yapıyor uzaktan: Saint-Nicolas Kilisesi. Goethe, Strasbourg’da yaşarken bu kiliseyi ziyaret etmeyi severmiş. Duvardaki yazı “Goethe buradaydı” demek istiyor. Sadece Goethe orada olsa iyi. Protestanlığın kurucularından John Calvin’de bu kilisede vaaz vermiş vakti zamanında. Albert Schweitzer ismi size de tanıdık geliyor mu? Hah, işte o da burada papazlık yapmış. Hatta kilisenin kadrolu orgcusunun olmadığı zamanlarda org çalmış orada. Sokağın biraz ilerisinde tonton emekli amcaları anımsatan bir heykeli de var Schweitzer’in.
Ve nihayet Gutenberg Meydanı. Evet o da Strazburgluymuş. 1900 yılından beri faal olduğu söylenen ışıklı bir atlıkarıncanın (carousel) hemen dibinde elinde kağıt tomarlarıyla dikiliyor. Ülkesine matbaa geç gelmiş bir türkün mahcubiyetiyle yanına yaklaşıyorum. Alaycı gözlerle beni süzüyor. Lüzumsuz bir tartışmaya girmemek için kendisiyle muhatap olmuyorum. Ben bir turistim çünkü!
Strasbourg ya da Straßburg her neysen! Beni çok yordun.
Auf Wiedersehen
Hoşuna gitmedi mi?
Peki!
Au Revoir öyleyse.
2 replies on “Fransa’nın Kenarında: Strasbourg ya da Straßburg”
Yine mükemmel bir yazı, tebrik ve teşekkür.
BeğenBeğen
tebrikler
BeğenBeğen