Niğde’ye ne için gidilir?
Öğretmensinizdir, tayininiz çıkmıştır; ticaret yapıyorsunuzdur, bayileri dolaşacaksınızdır; memleketinizdir, ananızı babanızı göreceksinizdir; ya da Niğde Gazozu ‘nu kaynağında içmek istiyorsunuzdur 🙂 !
Başka?
Elbet başka sebepler de vardır Niğde’ye gitmek için. Bu yazı zaten bunun için yazıldı.
Ancak, önce bazılarına tuhaf gelmiş olması muhtemel böyle bir soru ile neden başladığımı açıklayayım.
Anadolu Üniversitesinde olmanın iyi taraflarından biri ülke çapında yapılan Açıköğretim sınavlarıdır. Üniversite çalışanları kırk yılı aşkın bir süredir ülkenin dört bir yanında ve her yıl pek çok kez yapılan sınavlara giderler. Genellikle zevkli bir görev olarak kabul edilir bu iş. Başka türlü gitmeyi düşünmeyeceğiniz memleket köşelerini görürsünüz bu vesileyle. Tahmin edebileceğiniz gibi bazı illerin talep edilme düzeyi yüksektir. Örneğin, Antalya ya da İzmir gibi iller için yukarıdaki soru sorulmaz. Böyle bir ile gideceğinizi öğrendiğinizde bir hoşnutluk kaplar içinizi. Akdeniz’in maviliği, güzel kumsallar, palmiyeler, güneşin sıcaklığı, belki mermer sütunlu antik ören yerleri vs. peşin bir razı olma psikolojisi içerisine sokar sizi. “İyiymiş” dersiniz. Vaatkâr bir gezi sizi bekliyordur.
Buna karşılık bazı yerler, sözgelimi Yozgat, Çankırı ya da Muş, ne bileyim Siirt mesela, pek çok kişiyi “bu da nerden çıktı!” havasına sokar. Gidilmesine gidilir tabii. Ama çoğu insanda genel kabul görmüş “turistik” yerler kategorisine dahil edilmemiş bu tür yerler bir seyahat coşkusu oluşturmaz. Bir kayıtsızlık ya da anlamsızlık duygusu içerisine girilir; en fazla “olsun, orayı da görmüş oluruz” denilir. Temel ihtiyaçların karşılanması kaygısı dışında yapılacak seyahatten fazlaca bir şey beklenmez. Bir şey vaat etmez bu gezi.
Benim için gezi listelerine girmemiş yerlerin özel bir çekiciliği vardır. Adı haber bültenlerinden ziyade TV kanallarının hava ve yol durumu raporlarında geçen, skandallara karışmayan, varlığı haritaya baktığımızda anımsanan, sessiz bir şekilde hayatlarını sürdüren şehirleri içimden gizlice severim. Oralara gitme fırsatı doğduğunda seyahat heyecanı sarar her yanımı. Hayal kırıklığına uğramam. Tam tersine bu illere yönelik sempatim derin bir sevgiye dönüşür, somut bir içerik kazanır. Kastamonu, Tokat, Amasya ve daha niceleriyle bu sınavlar sayesinde tanıştım.
Bir keresinde yine bir sınav görevi için Bitlis’e gitmem gerekmişti. Dönüşte zamanın rektörü adet olduğu üzere “sınav/gezi nasıl geçti?” diye sormuştu. Ben heyecanla Bitlis’in, Ahlat’ın, Adilcevaz’ın harikulade yerler olduğunu, biraz yüzlerine gözlerine bakılsa birer mücevhere dönüşebileceklerini anlatmaya çalışırken, yüzündeki kuşkulu ifadeden şaka yaptığımı sandığını anlamış lâfı uzatmamıştım.
Şunu da ilave etmeliyim. Anadolu Üniversitesi çalışanlarında gözlediğim bu eğilimin ortalama bir Türk aydını için de geçerli olduğunu sanıyorum. Seyahat etme, özellikle yurt dışına çıkma imkanlarının eskiye kıyasla çok arttığını biliyoruz. Buna rağmen, pek çok kişinin Sivas’ı, Erzurum’u, Diyarbakır’ı görmeden önce, orta halli Türkler için klasik bir tur güzergahı olan Viyana, Prag ve Budapeşte’yi gördüklerini düşünüyorum. Divriği Ulu Camiinin varlığından habersiz ama Dom Katedralini ballandıra ballandıra anlatan pek çok kişi tanıdım üniversitede. Bakın gene bir tez konusu geldi aklıma: “Dom Katedralini ziyaret eden T.C vatandaşlarının Divriği Ulu Camiinin varlığı konusundaki farkındalık düzeyi üzerine disiplinler arası bir yaklaşım”. Tez konusu arayan genç akademisyenlerimize şimdiden hayırlı olsun.
* * *
Ankara istikametine doğru yola çıkıyoruz. Yol pırıl pırıl; kaymak gibi derler ya öyle gerçekten! Üstelik bahar gelmiş. Yol boyunca diğer mevsimlerde pek de farkına varmadığımız, sessiz bir tevazu içindeki bozkır ağaçları çiçeklerle donanmış, neşeyle varlıklarını belli ediyorlar, belli etmek şöyle dursun tüm hücrelerimize nüfuz ediyorlar! Gül pembesi, kiraz pembesi, uçuk pembe, koyu pembe, velhasıl pembenin bütün tonları oto yolun iki yanında ufuk çizgisi boyunca uzanıyor. Sanki bir kır düğününe gidiyoruz!
İşin gerçeği Polatlı’ya doğru gidiyoruz. Polatlı’ya varınca Haymana istikametine sapıyoruz. Bu noktadan her geçişimde Haymana’yı işaret eden yön levhası dikkatimi çekerdi. Merak ederdim Haymana taraflarını. Kısmet bugüneymiş.
Ancak, standardı yüksek Ankara yolundan birdenbire yamalı bohça misali, kaplaması bozuk, çizgileri soluk Haymana yoluna girmemiz çok ani oldu doğrusu. Şık bir kır düğününe gidiyoruz psikolojisi yerini hafif bir tedirginliğe bıraktı. Ankara’ya o kadar yakın olmamıza rağmen her yanda yoğun bir ıssızlık duygusu. Radyodan uygun bir kanal bulmaya çalışıyorum. TRT Türkü’ye gelince ortama uygun kanalı buldum diyorum. Tıngır tıngır bir saz eşliğinde acıklı ezgiler:
Yol verin oy dağlar!
Göğsü çimenli dağlar
Arabanın ön camından Yeşilçam tarafından yapılmış bir köy filminin jeneriği akıyor adeta.
Ve nihayet Haymana kasabasının silüeti beliriyor uzaklarda. Tepelerin üzerinde geometrisi bozuk apartman blokları. Uçsuz bucaksız kırlar, tepeler bomboş dururken apartmanlarda yaşamayı tercih etmek nasıl bir saçmalıktır diye geçiriyorum içimden. Bu tercihin ekonomiyle şunla bunla bir alakası olmadığını düşünüyorum. Şehircilik anlayışımızın bir patolojisi ya da Nuri Bilge Ceylan için bir film platosu! Geçip gidiyoruz içinden.
Adana oto yoluna çıkıyoruz. Yol tekrar hızla akmaya başlıyor. Bir levhadan Tuz Gölü yakınlarından geçtiğimizi anlıyoruz, ama gölü görebilmek ne mümkün!
Niğde’ye yaklaştıkça Toros Dağlarının muhteşem görüntüsü belirginleşiyor. Karlı dağlar Güneşin güçlü ışıkları altında parıl parıl parlıyor. Kristalleşmiş karla kaplı yamaçlarda kırılan gün ışığı prizmanın yedi rengini yansıtıyor, bir ışık gösterisi karşısındayız âdeta!
* * *
Üniversitenin misafirhanesi Perşembe pazarının yakınlarında bulunuyor. Pazar yeri henüz toplanmamış. Küçük şehrin neredeyse bütün sokakları bir kargaşa içinde. Yine de bir gedik bularak kalacağımız yere ulaşabilmeyi ümit ediyoruz. Aynı sokaklardan bir kaç kez geçiyoruz. Bütün denemelerimiz boşa çıkıyor. Niğde’ye değil de yoksul bir Latin Amerika şehrine gelmiş gibi hissediyoruz. Escobar’ın hayatını anlatan dizinin setindeyiz sanki. Sonunda pes ediyoruz. Arabayı bir yere park edip, pazar tezgahlarını ve kalabalığı yara yara konaklayacağımız yere ulaşıyoruz…
Mutlu son!
Üniversitenin misafirhanesi asırlık bir konak. Taştan yapılmış ‘taş gibi’ bir konak. Yüksek tavanlı, sokağa bakan pencereler boyunca üzerine bir Niğde halısı serilmiş eski usul sediriyle geniş ve ferah oda bütün yorgunluğumuzu alıyor. Niğde’nin yapacağı sürprizlere hazırız.
Yıllar önce okuduğum, bir Alman subayının 1905 yılında Anadolu’ya yaptığı gezinin notlarından oluşan At Sırtında Küçük Asya adlı kitabı hatırlıyorum. Niğde’den söz edilen bölüm “Rum Diyarında” başlığını taşıyor. Gezgin, genellikle şehirlerde oturan ve ticaretle geçimini sağlayan Rumların bu yörede hem şehirlerde hem de köylerde güçlü bir şekilde temsil edildiğini not etmiş. Niğde bir sayfiye-villalar kentidir diyor. O yıllarda pek çok iş adamı yazları burada geçirirmiş. Bizim kaldığımız konak da bir Rum’a aitmiş. Mübadele nedeniyle Niğde’den ayrılmak zorunda kalınca konağın mülkiyeti bir Türk aileye geçmiş. Onlar da sonradan devlete bağışlamışlar konağı. Güzel bir restorasyon sürecinden geçen konak misafirhane olarak kullanılmak üzere Niğde Üniversitesine tahsis edilmiş. Konağın hemen önündeki sokakta yine taştan yapılmış büyük bir mahalle çeşmesi bulunuyor. Sokağın bir diğer köşesinde eski bir mescit: Cullaz Camii. Yakışıklı, vakur, mütevazı.
Akşam yemeği için bir yer bulmalıyız! Niğde’de Michelin yıldızına sahip bir restoran arayışında değiliz tabii ki. Canım Niğde bize ikinci sürprizini yapıyor. Michelin yıldızı olmasa da fiyat-performans ölçütüne göre Michelin ödülü almış bir restoran var kentte: Tabal Gastronomi Evi. Yerel mutfağı yaşatmak amacıyla kurulmuş bir işletme. Samanyolundaki bütün yıldızlar onun olsun. Niğde’de kaldığımız süre boyunca kahvaltılar da dahil başka bir yer aratmadı bize. Niğde sebze ve meyvenin en bol olduğu memleket köşelerinden. Otantik yemeklerden oluşan menüsünde özellikle et ve sebzeyi, başta elma olmak üzere çeşitli meyvelerle harmanlayan yemekler dikkat çekiyor. Niğde ağzına (şive manasında) göre isimlendirilmiş yemekleri beklerken bu isimlerin İstanbul Türkçesindeki karşılığını bulmaya çalışarak küçük bir bilmece oyunu oynayabilirsiniz.
Sabah olunca Perşembe pazarının kurulduğu caddeye gidiyoruz. Niğde’nin en eski yerleşim yeri olan Kale bu cadde üzerinde bulunuyor. Bir gün yolunuz düşerse şöyle yapın: Şekilsiz ve kasvetli apartmanları arkanıza alın. Hatta iki kolunuzu birleştirerek göz hizasına kadar kaldırın. Böylece belediyeden kaynaklanan diğer çirkinlikleri de perdeleyeceksiniz. Şimdi karşıya bakabilirsiniz. Hafif bir yükselti şeklinde uzanan tepe üzerindeki Kale size nefis bir panoramik manzara sunacaktır. En başta Kalenin burçlarından biri doldurularak yapılmış Saat Kulesi, ortada deniz fenerlerini anımsatan minaresiyle Alaettin Camii, biraz ileride Bedesten ve nihayet en uçta Sungur Bey Camii. Yol boyunca devam ederseniz karşılıklı bakışan Rum ve Ermeni Kiliselerini de görebilirsiniz.
Cuma Namazında Bir Meczup!
Niğde, Selçuklu eserleri bakımından çok zengin. Az sayıda Osmanlı döneminden kalma eserler de var. Cuma namazını klasik dönem (16. yüzyıl) camilerinden birinde kıldım: Hüsamettin Dışarı Camii. Vakit geldiği için namazı dışarıda, caminin avlusunda kılmak zorunda kaldım. Bir bakıma caminin ismine uymuş olduk. Bahçe duvarının kenarına serilmiş yaygıların üzerinde namazı beklerken garip bir hali olduğu belli olan orta yaşlardaki bir adam bir bankın üzerinde oturuyordu. Namaz için herkes ayağa kalkınca cemaatten biri adamcağıza yer açarak buyur etti. Adam kararlı bir baş hareketiyle bu daveti geri çevirdi. İstifini bozmadan ayağında ayakkabıları, olduğu yerde namaza başladı. Sorun şu ki bankın konumu kıbleye yönelik değildi. Buna rağmen oluşturulmuş saflara aykırı bir şekilde bankta oturarak namazını eda etti. Meczuplara özgü bir hal vardı tavırlarında. Meczup sözcüğü anlam kaymasına uğramış sözcüklerdir. Olumsuz anlamlar sonradan yüklenmiştir bu sözcüğe. Fanatik, gerici, dinci gibi bir hakaret ifadesine dönüşmüştür. Halbuki, halkın anlayışına göre meczuplar Allah aşkıyla aklı başından gitmiş, dünyaya aldırmaz duruma gelmiş olan kimselerdir. O yüzden normal bir insandan beklenmeyecek davranışları karşısında daha tahammüllü ya da hoşgörülü olurlar. Onları incitmemeye özen gösterirler. Hatta, koruyup kollarlar.
Hüdavent Hatun Türbesi
Namazdan sonra hemen yakınlarda bulunan Hüdavent Hatun Türbesine gidiyorum. Türbe, kümbet tarzı bir Selçuklu yapısı. Mükemmel taş işçiliğine sahip bu türbeyi merak etmemin esas sebebi yukarda bahsettiğim Alman gezginin türbe hakkında yazdıkları: “Bu Selçuklu eserinin en ilginç yanı, içinde her türlü canlının, özellikle insan başlı iki kuşun tasvirinin yer alması“. Türbe’nin içini göremiyoruz ama Alman gezginin sözünü ettiği dış duvara oyulmuş insan başlı kuş tasvirlerini ve dantel gibi işlenmiş süslemelerini hayranlıkla izliyoruz.
Bu yazının sonu gelmez sevgili okur! Sözün özü Niğde şiir gibi bir yer. Pek çok kadim kentimiz gibi çer çöp arasında halâ parıldamaya devam eden bir mücevher.
Ben bilmiyordum! Niğde’nin ulusal kurtuluş günü yokmuş. “Halâ kurtulmayı bekliyor” esprisini yapsam Niğdeli dostlarımız gücenirler mi?








