Kategoriler
Alıntı Öykü İstanbul

İstanbul’u Bırakanlara!

Hangimiz bırakmadık ki İstanbul’u!

Kendimize göre haklı sebeplerimiz de  vardı tabii, İstanbul’u bırakıp giderken.

İstanbul’da kalmış görünenler, belki farkındalar belki değiller, onlar da gitmeden bırakanlar arasındalar.

İstanbul’u kazandığını iddia edenler var bir de. Genel seçim, yerel seçim gibi ya da başka siyasi yollarla. İşte, her şeyden kuşku duyarım da onların İstanbul’u ilk bırakanlar, hem de yüzüstü bırakanlar olduğundan kuşku duymam. Üstelik yüzyılı aşkın bir zamandır rutine bağlanmış, belli zamanlarda pekiştirilerek törensel bir mahiyet kazanmıştır onların bırakma eylemleri. Bırakmanın en onulmaz biçimidir bence bu tarihsel, toplumsal, düşünsel bırakış!

“Bırakmak” fiili Türkçemizde dramatik çağrışımlar uyandıran bir fiildir. Terk edip gitmenin ötesinde anlamlar içerir bana göre.

İstanbul’u bırakmak, ilk anda geçmişi bırakmayı çağrıştırsa da aslında geleceğimizi bırakmak, geleceğimizden vazgeçmek anlamına gelir.

İstanbul’u bırakmak, İstanbul’u unutmak demek değildir. Keşke bir unutuş olsa! Hatırlama şansımız olurdu en azından. İstanbul’u bırakanların durumu alzheimer hastalığına yakalananların durumuna benzer. Basit bir unutuş hali diyebilir miyiz o korkunç illete yakalananların durumuna! Hem İstanbul unutulacak bir şehir midir? Dünyanın bütün şehirlerinin unutulabileceğini kabul ederim de İstanbul’un unutulup gitmesini aklım, hayalim almaz.

“İstanbul’u bırakmak” kendini bırakmaktır; meydanı başkalarına bırakmaktır; kutlu bir hazineyi ortada bırakmaktır; onursuzluğun en adi biçimi, yüzüstü bırakmaktır!

Özür dilerim sevgili okuyucu. Sözün bu noktaya gelmesini istemezdim. Üstelik, amacım Türk Edebiyatının belki de en sakin, yalnız ve gürültüsüz bir hayat yaşayan ve sükunet içinde yaşadığı bu hayatı insanın kalbine dokunacak şekilde eserlerine yansıtan Ziya Osman Saba’nın, edebiyatımızın bu mahcup şairinin, “Bıraktığım İstanbul” başlıklı hikayesini paylaşmaktan ibaretti. İstanbul dışında bir Anadolu kentine tayini çıkmasının ruhunda yarattığı hüznü anlattığı bu dokunaklı hikayenin böylesine iğneleyici sözlerle paylaşılmasını, iyi yürekli şairimiz belki de onaylamazdı. Fakat saflığı ve sadeliği sanatının ayırt edici vasfı haline getirmiş bu yazarımız bile hikayesini aşağıdaki paragrafla bitirmekten kendini alamamış. O yüzden, mazur görün beni lütfen!

Orada, Köprü’nün üstünde olduktan sonra, bir amele, bir temizlik amelesi olabilirdim. Şehrin kalbi sayılabilecek bu yerde, bu en merkez noktasında, bu iki sahil arasındaki balkondan, mevsim mevsim, saat saat İstanbul’u, minarelerin kâh masmavi bir göğe çıktıklarını, kâh ağır bulutları delmek ister gibi yükseldiklerini, kâh yağmurla ıslanan kurşun kubbeleri, kah nereden vurduğu anlaşılamayan bir güneşle parlayıveren bir alemi seyreder, içim sevinç dolar, oradan Beşiktaş taraflarına her bakışımda çocukluğumu hatırlar, Eyüp sırtlarına bakarak annemi düşünür ve bir yandan vazifemi yapar, Köprü’nün, İstanbul’un bu en işlek caddesinin kaldırımlarını en titiz bir itinayla temizler, o kaldırımları kirletenler, o taşlara tükürenler olursa yanlarına yavaşça yaklaşır, kendime deli dedirtmeyi bile göze alarak, “Nerede olduğunuzu unutuyor musunuz?” derdim. “Şu göğe, şu kubbelere baksanıza, İstanbul’dasınız, çoluğunuzun çocuğunuzun yanında, hiç kimseniz bile yoksa, ölmüşlerinizin yakınındasınız. Bu basabilmek saadetine erdiğiniz kaldırımlara hiç tükürülür mü?”

Ziya Osman Saba

Bıraktığım İstanbul

İstanbul’a son defa Beyazıt’taki Marmara Gazinosu’nun taraçasından veda edecek, İstanbul’u son defa oradan gözlerimle kucaklayabilecekmişim! Güzel bir sonbahar akşamı, işten beraber çıktığımız bir arkadaşla Beyazıt’a kadar uzanmıştık; o gazinoda hiç oturmamıştım, arkadaşım, hava alırız, demişti, o taraçaya çıkmıştık.

Ertesi gün ölüvereceğinden habersiz bir insanın, ailesiyle beraber son defa sofraya oturması, son görüşü olduğunu bilmeden, sevdiklerini son defa görmesi, onlara son defa, “Allah rahatlık versin,” demesi fakat bütün bu her zamanki hareketleri yine her zamanki gibi, aynı alışkanlıkla yaparken de bilinmez nasıl bir önseziyle bu gecenin bütün gecelerden farksız geçmekte olmasına rağmen, pekala son gece de olabileceğini düşünmesi gibi, ben de başka bir şehre tayin emrimin çıkmış olduğundan habersiz fakat böyle bir şeyin de elbette mümkün olabileceğini, İstanbul’u ölümden başka bir sebeple de göremeyebileceğimi o akşam nedense aklıma getirmiş, o akşam İstanbul’u, İstanbul’dan ayrılmak korkusu içime düşmüş olarak seyretmiştim.

Taraçadan bütün Marmara göz alabildiğine uzanıyor; sağ tarafta Çekmece düzlükleri, batan günün sisleri arasında nihayet fark edilemez oluyor, solda Adalar, Kınalı’nın burnu, durgun lodos akşamlarının gözlere oynadığı o oyunla adeta biraz daha kalkmış gibi duruyor, berisinde Fenerbahçe denizin üstüne bir balkon gibi çıkıyordu. Daha yakınlarımızda, dört bir tarafımızda ise asıl şehir, çeşit çeşit yapılar, damlarla şekil alıyor, kubbe kubbe kabarıyor, minarelerle fışkırıyordu. Bütün manzarayı hareketsizleştiren o hiç rüzgarsız, çok durgun, ılık akşamlardan biriydi. Bakırköy üzerlerinde birkaç bulut, etekleri bir yangınla yandıktan sonra söndürülmüş ağır perde parçaları gibi ufka asılakalmıştı. Zeytinburnu’ndaki fabrikaların bacalarından çıkmış dumanlar saatlerdir rüzgarsızlıktan dağılamamış, sadece göğün derinliğine
yükselebildikleri kadar yükselerek garip bir sorguca benzemişlerdi. Önümüzde hiç kırışıksız, serili denizde bir vapur, bacasına takılmış sürüyegeldiği dumana rağmen, adeta hiç yürümüyor, bir şeyi bozmamak, gurubu seyretmek için mi nedir, öylece durup duruyordu.

Bir yandan akşam gittikçe kıvamını buluyordu. Her şeydeki bu uyuşukluğa, etraftaki bütün bu kıpırdamazlığa rağmen yine bir şeyler oluyor, bir şey değişiyor, bir şey geçiyordu.

Seyrettiğimiz sahici değil, yağlıboya bir tablo; olan ise akşam değil de bu tablonun adeta arkasından vuran bir sıcaklıkla boyalarının yavaş yavaş erimesi, renklerin birbirine karışmasıydı. Akşamın durgunluğu gazinodakilere de sinmişti. İskemlesinde kıpırdayan, konuşan hatta konuşmak isteyen bile yoktu. Eller, vücuda bağlı değilmiş gibi. Kimisi bir masa kenarına kimisi bir iskemle koluna bırakılıp kalmıştı. Yalnız karşımızdaki apartmanların sokağa bakan, bu esrarlı gurubu görnıeyen balkonlarına çıkıp girebilenler, asılı bir çamaşırı içeri alabilenler, taraçalarında oynamak isteyen çocuklar oluyordu. Yanımıza düşen eski ahşap bir eve ikide bir dalıyor, o evin en üst kat odasında bütün bir ömür yaşamak ne güzel olabilir, diye düşünüyordum. Sonra aşağı katlara doğru kayan gözlerim açık bir pencereye takılıyor, bir adamın eğilip kalkar gibi hareketler yapmakta olduğunu görüyordum. “Namaz mı kılıyor?” diyordum. “Evet, namaz kılıyor,” diyordum. Beyazıt Meydanı’nda hayatın kaynaşmakta olduğunu bir uğultu, kavsi dönen her tramvay arabasının çıkardığı o İstanbul caddesine has gıcırtı, arşelerin tellerde çaktığı o mavi kıvılcımlar haber veriyordu. Birden bir tren düdüğü işitiliyor ve banliyö treni önümüzden, hattın iki ev arasında kalmış boşluktan görünen kısmından geçiyordu. Solumda Fenerbahçe hep uzanıyordu ve ben başka başka birer insan olarak, sene sene, gün gün, kâh Fenerbahçe’de birisiyle dolaşıyor kâh herhalde yine şu andaki gibi buradan düdük öttürerek geçmiş olan şu trenin yine belki önümden geçmekte olan bir vagonunda bir pencere yanına oturmuş, o, Fenerbahçe’ de dolaşandan başka ve yine şimdi burada oturandan da başka bir insan olarak bir yere gidiyordum.

İstanbul’ a son defa o gazinonun taraçasından veda edecekmişim… Doğup büyüdüğüm şehirden ayrılmak emrini aldıktan sonra, o kâh ümitli kâh ümitsiz, sonunda hüsranla biten uğraşmalarım arasında orada bir daha oturabilmek fırsatını bulamadım. Nihayet bir akşam, belki de o akşamki kadar güzel bir akşamı o taraçanın etrafında bırakarak, her şeyimi, toprağında ölülerimi, henüz yeryüzündeki bütün sevdiklerimi, evimi, mahallemi, sokağımı, her akşam ekmeğimi uzatan köşe başındaki ekmekçiyi, öbür köşeye sepetini yerleştirip, “Salata, turup!” diye bağıran, onun için bir müşteriden fazla bir şey, kendisine yaklaşmam, elimi para çantama götürmemle bir ümit olduğum yaşlı salatacıyı, her şeyi, herkesi bırakarak ayrıldım. Her akşam, akşamı mahalleme getiren türlü türlü yoğurtçu sesleri, saatler ilerledikçe bozacı sesleri, bekçi düdükleri, tren tekerleklerinin değişmez, şaşmaz gürültülerine karışa karışa, uzaklaşa uzaklaşa kayboldular. Sabah olurken sütçünün orada geçişinden haberim oldu, zerzevatçı, “İri lahana, beyaz karnabahar!” diye bağırıyordu, bir kadın sesiyle sustu; bir kapı aralığından beyaz bir kol uzandı, küfeden bir beyaz karnabahar seçti.

Orada her sabah gazetemi uzatan gazeteci, o sabah kendisinden gazete almadığımı anlayarak beni nankörlükle itham etti mi? O sabah binemediğim her sabahki vapurumda biletimi zımbalayan memur yokluğumun farkında oldu mu? Bilmem fakat ben onları düşündüm, onları andım. Yeni vardığım şehrin ayaklarıma bile yabancı gelen istasyon caddesinde yürürken ben yine, artık o kadar uzaklardaki o vazgeçemediğim sabahımı yaşamakta devam ettim. Şimdi orada olsaydım bu saatte Köprü’ ye çıkmış bulunurdum. O, sabah sabah, yeni tıraş olmuş, çayımı yeni içmiş, henüz hiçbir acı söz işitmemiş, kem bir yüz görmemiş, bütün ümitlerim taze, bir kelimeyle sevinç içinde Köprü’den geçişim yirmi dört saatimin en güzel dakikalarındandı. Kağıthane taraflarından gelen sislerden henüz tamamıyla kurtulamamış Fatih Camii’ni, bütün büyüklüğünü çoktan bulmuş Süleymaniye’yi, ta karşımdaki sevgili Yeni Cami’yi, İstanbul’u her sabah Köprü üstünden selamlardım. Her şeyini yerli yerinde bulduğum büyük şehrimde benim de küçük ömrümün bir gecelik bir aradan sonra yeniden başlamak üzere olduğunu her sabah Köprü’den geçişimde duyar, küçük emellerimi, bitirmek istediğim şiirimi, sevgilimi düşünür, o dakikalarda bana, bütün hülyalarım hakikat olacak, bütün ümitlerim gerçekleşecek gibi gelir, her sabah gün ışıkları içinde altındanmış gibi uzanan Köprü’ den uçarcasına geçerdim. O saatte Köprüyü bütün benim gibiler, benim gibi memurlar, iş güç sahipleri doldururdu. İstanbulluları da her sabah oradan selamlardım. Ne çok göz aşinalarım vardı! İhtimal onlar da beni şahsen tanırlardı. Onların yaşlarının artmasını, şişmanlamalarını, zayıflamalarını takip ettiğim gibi, ihtimal onlar da bendeki değişiklikleri fark ederlerdi. Sevişenlerin evlenmiş olduklarını artık her sabah Köprü üstünde yan yana yürümelerinden anlardım. İçlerinden birisini bir yeni elbise yaptırmış görsem memnun olurdum. Her günün bu saatinde biz aynı sınıftan insanlar bu koridor üzerinde bir an karşılaşıp birbirimize içimizden iyi günler diledikten sonra, memnun, işlerimize dağılırdık.

Erken bir işim olup Köprü’den biraz daha erken geçecek olsam, o zaman bambaşka yolcularla karşılaşırdım. O saatte Köprü’den, İstanbul tarafındaki küçük fabrikalarda, ticarethanelerde, mağazalarda çalışan Yahudi, Ermeni, Rum, yalnız İstanbul’ un olan Rum kızları geçerdi. Hiçbirinin ismini, nerede oturduklarını, kimin nesi olduklarını bilmediğim o kızlardan çoğu benim plaj arkadaşlarımdı. Yazın, cumartesi öğleden sonraları, ben işimden, onlar işlerinden kurtulur kurtulmaz Florya’ya dökülürdük, hep beraber denize girerdik. İsimlerini bilmediğim halde vücutlarının hususiyetlerini, mesela birinin göğsünde bir ben bulunduğunu; öbürünün, başına topladığı ıslak saçlar, mayosundan sızan sularla denizden çıkışını bilirdim. Kışın onları mantolu, sıkı sıkı kapanmış gördükçe kendi kendime gülümser, içimden, “İnşallah yine yaz gelecek, yine soyunacaksınız, yine beraber plajlarda denize gireceğiz,” derdim. O Köprü ne kadar İstanbul’dur! O Köprü’yü ne kadar severdim! Çalıştığım müessesenin üst kat odalarından Köprü tabak gibi gözükürdü. O odalara bir iş bahane ederek sık sık çıkardım, oradaki arkadaşlar getirdiğim evrakı inceleyedursunlar, ben pencereden Köprü’ye dalardım. Kara Haliç vapurları Köprü’ nün bir kenarına kadar gelir, oraya yanaşıp kalırlardı. Onlara nispet, beyaz Boğaz vapurları Köprü’nün, öbür yamacından sık sık, acele acele ayrılı ayrılıverirlerdi. Haliç vapurları Köprü’ nün öbür tarafının hasretiyle yanar, o kendilerine yasak bölgeye geçemezlerdi. Fakat kırk yılda bir, çok nadir çıkan bir fırsatla bir kere de geçtiler mi … Boğaziçi’nde bir Haliç vapuru! Boğazın iki kıyısındakiler için
bu en şaşılacak bir seyir olurdu. Pek az İstanbullu, Boğaziçi’nde bir Haliç vapuru gördüğünü iddia edebilir. Böyle bir hadiseye şahit olmuş bulunmakla şimdi, bilmem neden, adeta iftihar etmek istiyorum.

Öğleleri karnımı doyurmak için hemencecik orada, köprübaşında, Balıkpazarı’nın lokantamsı meyhanelerine giderdim. Dükkan sahibi, güler yüzlü, tatlı dilli şişman Rum, her öğle vakti gelip içki içmeden yalnız balık ve hem de ucuz cinsinden balıklardan yiyen müşterisini sevmişti gibi geliyor bana … Ben de onu severdim. Kafasını balık kızarttığı yerin deliğinden çıkarıp, ısmarlayacağım balığa göre patronunun değişecek emrini beklerken bir yandan da dost gözlerle bana bakmayı ihmal etmeyen ihtiyar Rum’u da severdim. Öğle vakitleri ekseriya tenha olan loş meyhanenin muşamba peykesine1 dayanır, uskumrularım kızarıncaya kadar, karşıki balıkçıların tablalarındaki balıklara dalar, balıkçıların, limoncuların bağrışmalarını dinlerdim… Güler yüzlü şişman patron! Balık kızartan ihtiyar Rum! Onlar da beni anıyorlar mı acaba? Yoksa beni vefasızlıkla mı itham ediyorlar! Bilseler ki bu saatte İstanbul’ da olabilseydim, yine onların
dükkanında, muşamba peykeye yaslanmış olacaktım.

Öğleleri bazen de yine Köprü’nün altında, Boğaziçi İskelesi tarafındaki piyazcıya giderdim. Dükkânın biricik penceresi her an harekette, bir Haliç manzarasını çerçevelerdi. O pencere önüne otururdum. Karnımı doyururken kâh Haliç’ e, kâh Köprü altının o yosun yeşili, o bambaşka sularına dalardım. Oradan çıktıktan sonra, Boğaz vapurlarını bekleyecekler için konulmuş sıralardan birine otururdum. Ellerinde kutular, karamelâ satan birkaç küçük çocuk, çok kere etrafımı sarar, bana “abey” derlerdi.
Onlardan “Yeni Hayat”, “Tombul Teyze” alırdım. Bana “ağabey” diyen küçük kardeşlerim, ne kadar uzakta kaldınız! Müşteriniz bol olsun! Sonra bir cigara yaktığım olurdu. Vapur bekleyen erlerden biri, cigaramdan cigarasını yakardı. Bu haller, bu küçük işler gönlümü huzurla doldurmaya yeterdi.

Akşamüstleri işimden çıkınca da ekseriya Köprü’nün altından geçerdim. Boğaz’ dan gelen rüzgar, hele yaz akşamları, beni yine yolumdan alıkordu, kendimi yine o sıralardan birine oturmuş bulurdum. Akşam, faaliyet, gidişgeliş daha fazla olur, ziller, vapur düdükleri daha sık çalar, vapurun biri gelip biri gider, birisi yolcusunu boşaltır boşaltmaz, daha bir nefes bile almadan, orada birikmiş bekleyenleri çarçabuk toplar, tekrar telaşlı telaşlı kalkar, Boğaz’ a açılırdı. O vapurlar hep böyle bütün gün, çocukların o mayna dedikleri oyunu oynuyorlarmış gibi Köprü’ye bir değdikten sonra bir düdük sesiyle tekrar Boğaz’ a açılıverirler; derken Boğaz iskelelerinin birinde akıllarına birdenbire Köprü gelmiş; Köprü’ de bir şey unutmuşlar da, onu almak içinmiş gibi, yine dönerler, bu sefer de Boğaz’ın hasretine dayanamazlar mı nedir, yine kalkarlar, bu iki, ikisinden de vazgeçilmez sevgili arasında şaşkına dönmüş, ta gece oluncaya, Köprü’ye yan yana yanaşıp ay ışığı altında bir ninniyle uyur, bir beşikte sallanır gibi, Köprü’ye bağlanıp yatıncaya kadar gidip gelirlerdi.

Bazen Köprü’yü tamamen geçip Ziraat Bankası’nın önüne geldikten sonra da, Köprü’nün hayatından, canlılığından vazgeçemeyerek hemen hemen gayriihtiyari geri döndüğüm olurdu. Orada Kadıköy yolcularının geçtikleri
kısmın köşesinde, bir kenarda durur seyrederdim. Ev bark sahipleri, sandalcılar oltayla tutup oracıkta eski bir leğen içinde canlı canlı sattıkları balıklara bakmadan geçemezler, pazarlığa girişirlerdi. Onları, çırpıntılı denizde mütemadiyen sallanan kayıklardaki kayıkçıları, üzerinde durmakta olduğum rıhtım kısmına birden geliverip yanaşan beyaz motoru, motoru yanaştıran yalınayak tayfaları, biraz daha ileride rıhtım boyunca arka arkaya yanaşmış büyük yolcu vapurlarını, kim bilir kaçıncı Karadeniz seferinden dönmüş, yorgun fakat yeni çıkacakları sefer için şimdiden hazırlıklı itaatli bir fil, adeta beyni çıkarılmış bir büyük hayvan gibi duran, istikbale gelenlerin kavuşmalarını yeni seyretmiş, yarın yine altındaki şu rıhtıma bu sefer de teşyicilerin birikmesini bekleyen, her defasında değişmelerine rağmen bu hep aynı hareketleri tekrarlayan insanları seyretmekten bıkmış ve böyle kaç bin kere insanlar kavuştura kavuştura, insanlar ayıra ayıra, artık kalpleri katılaşmış, beyinsiz oldukları kadar da artık kalpsizleşmiş, ihtiyar, güngörmüş vapurları seyrederdim.

Güneş, Fatih sırtlarının arkasından doğru batardı. Etrafa serin bir loşluk iner, faaliyet azalır, rıhtım caddesinde bir kırlangıç, ince kesik sesler çıkararak gidip gelmeye başlar, yosun kokusuyla karışık bir rutubet etrafa yayılırdı. Bu İstanbul akşamının da tadını tamamıyla çıkarıp evimin yolunu tutmadan evvel, biraz da büyük vapur acentelerinin camekânları önünde oyalandığım, seyahat reklamlarına, başka diyarların güzelliklerini belirterek
oralarda zevk etmeye davet eden afişlere, ön plandaki harikulade güzel vücutlu bir kızın arkasında uzanan renkli bir plaj resmine, Rio de Janeiro’lara varıncaya kadar, mahzun Venedik’i, neşeli Nice’i, belki ömrümde göremeyeceğim o yerleri, tadamayacağım zevkleri bana hatırlatan ilanlara, fakir odama dönmeden bir an daldığım olurdu. Fakat başımı biraz çevirince, Köprü’yü daha tenhalaşmış, elektrikleri yanmış görür, yavaş yavaş geçen tramvayların çıkardığı sesi dinler, deniz kokusunu ciğerlerime çeker, daha demin beni kandırmak isteyen o ilanları, o ilanların övdükleri memleketleri unutur, hemen ertesi sabah yine çayımı içmiş, yüzümü yeni yıkamış, o Köprü’den geçebileceğimi, akşam yine Köprü’de oyalana oyalana evime dönebileceğimi düşünür, böylece bütün ömür her gün o Köprü’yü görebileceğim düşüncesiyle sevinir, bu kadarcık şeyden mesut olduğumu kimseye söylememek ister, söylersem beni ondan, mahsus, inat olsun diye ayıracaklarını sanarak onu bir sır gibi içimde saklamak ister, şimdi alacakaranlıkta, hep çalkantılı suyun her alçalışında meydana çıkan yosunlar arasında Köprü’ye sıkı sıkı yapışmış, kendilerini Köprü’den söküp koparmak isteyeceklerin parmaklarını kanatacak, tırnaklarını kıracak gibi duran midyelere dalar, ben de o midyelerden biri gibi olmak isterdim.

Her şeye rağmen, İstanbul’ dan ayrılarak geldiğim bu şehirde ilk günlerimi, âdetlerimiz değişirken düştüğümüz o şaşkınlık içinde, böyle saat saat İstanbul’ da olsaydım yapacaklarımı düşünerek, böylelikle yine İstanbul’da yaşayarak; kâh bir akşamüstü Cihangir taraflarındaki o küçük gazinoların birinden limanı, Kızkulesi’ni, Salacak’a, Kadıköy’e ayrılan, Adalar’a açılan vapurları seyrederek; kâh burada rastlamam imkanı olmayan bir arkadaşın, Beyoğlu meyhanelerinin birinin önünden geçerken beni camdan görüp çağıran Sait Faik’in, elime daima büyük gelen, fazla kürek çekmekten mi nedir, avuçları şiş çoğu zaman sıcak elini sıkarak; kâh bir cumartesi öğleden sonra Bebek’e işleyen o küçük vapurların birine binip tek uskurunun sularda çıkardığı sese, kendini bırakarak ve her akşam, orada, fakir mahallesinde, bakımsız sokağında, yoğurtçu sesleri içinde kalan evime dönme saatlerimde içim sızlayarak geçirdim.

İlk günler böyle geçtikten sonra, ilerleyen zamanla, İstanbul’un belki de yerinde olmadığı, ben içinde bulunmadığıma, onu beş hissimle idrak edemediğime göre, onun da mevcut olmamasının mümkün olabileceği sık sık aklıma gelmeye başladı. Fakat ya bu trenler! Her akşam böyle dolu vagonlarının pencerelerinde sevinçli yolcularla her akşam aynı dakikada kalkan bu trenler nereye gidiyorlar? Sonra İstanbul’dan gelen yolcular; üzerlerindeki palto veya pardösüden, elbiselerinden, İstanbul’dan ayrıldıkları günün havasını sezdiğim yolcular… İstanbul yerli yerinde, bildiğim, duyduğum gibi yaşıyor.

Fakat İstanbul’un hep var olduğuna beni en ziyade İstanbul gazeteleri inandırıyor. Onlar buraya çıktıklarından bir gün sonra geliyor. Bu İstanbul bitkileri tütüncü dükkânlarında, topraklarından sökülmüş, dallarından koparılmış, vazolarda solan demetler gibi duruyor. Onlardan satın alıyorum. Nerede taze mürekkep kokuları! Bağlı durmaktan buruşmuşlar, ne de çabuk sararmışlar! İade gazetelere benziyorlar. Fakat onları seviyorum. Onlardaki çalgılı bahçe ilanlarından, İstanbul’ da yazın başlamak üzere olduğunu anlıyorum. Pendik vapurunun Bebek önlerinde bir kaza geçirdiğini onlar yazıyorlar, onlardan anlıyorum ki, denizyolları vapurları Boğaz’ a da işlemeye başlamışlar. Göremediğimi görür gibi oluyorum. Zaten, yurdun her tarafına bol bol yayılan İstanbul gazeteleri, İstanbul’un gurbetteki İstanbullulara yolladığı birer mektup değil midir? Kenarları yapışık Cumhuriyet bir mektup açmaktaki o zevki duyarak, tırtıllarını yırtıp açmıyor muyuz? Akşam, beni dostum Şevket Rado’nun neler düşünmekte olduğundan haberdar etmiyor mu? Bu gazetelerin sinema ilanlarını okumak, Beyoğlu Caddesi’nde bir dolaşma, bu gazeteler bir gün evvelinin İstanbul sabahı, bir gün evvelinin İstanbul akşamı değil midir? Onların bir İstanbul sabahı içinde, Kadıköy İskelesi’nde başka, köprübaşında başka seslerle satılmalarına kulak veriyorum. Akşam gazetelerini, Son Dakika‘ları koltuklarının altlarına sıkıştırmış çocukların Babıali’den aşağıya doğru, çığrışarak, bir okul paydosunda gibi dağıldıklarını görüyorum. Her gece yatağımda onları okuyarak uyuduğumdan mı, nedir, İstanbul sık sık, semt semt rüyama giriyor.

İstanbul! İstanbul’u havası, suyu, eğlencesi için mi istiyor, bunlar için mi seviyorum! İstanbul eğlenceli de, şimdi bulunduğum şehir sıkıntılı mı, İstanbul güzel de bulunduğum şehir çirkin mi? Hayır, burası da güzel. Tertemiz asfaltta yürümek zevkini tadarken, bazen o kadar özenilmiş bir bahçe ortasındaki öyle güzel bir evin önünde duruyorum ki; içimden, şöyle bir ev sahibi olsam değil, sadece, şöyle bir evde birkaç ay oturabilsem, diyorum. Karım şu çamın gölgesinde dikişini dikerken, çocuğum şu betonlanmış bahçe yolunda üç tekerlekli bisikletiyle ne güzel dolaşırdı! Fakat birden aklıma bu evin ne kadar emek mahsulü olduğu geliyor. Böyle bir ev sahibi olabilmek için ne kadar akıllı yaratılmış, ne kadar çalışmış olmak icap eder… Zilini bile çalmak hakkım olmayan bu yabancı ev gibi, benim için neler hazırlamakta olduğunu bilmediğim istikbali de karşımda açamadığım kapısıyla yükselmiş buluyorum. Halbuki İstanbul’ da, doğup büyüdüğüm İstanbul’ da böyle miydi? Orada her şey mazi, benim de iyi-kötü yaşayabildiğim hayatım benim ömrüm, ömrüme karışmış insanların hayatıydı. Biraz hüzünle karışık bile olsa, orada rahat rahat hatırlayabiliyor; evet, yaşadım, diyebiliyordum. Orada, okuduğum mektep, askerliğimi yaptığım kışla, nikahımın kıyıldığı belediye dairesi vardı. Orada daha öyle aşina binalar, öyle sokaklar vardı ki, oralardan geçerken, ne kadar canım sıkılmış olsa, kendi kendime gülümser, ne kadar yaşlı olsam çocuklaşır, orada geçmiş, sonra unutulmuş bir küçük hatırayı birden hatırlayıvermenin sevinci içinde, gözpınarlarımın yaşardığını duyar, içimden, “Evet, evet!” dediğim olurdu. Orada en tenha yerler bile hakikatte tenha değildi. Çamlıca’ da dolaşırken; bir bahçe kapısının önünde durmam, Çamlıca’daki Eniştemiz’den pir parçayı hatırladığım içindi. Çamlıca parkının daha doğrusu ilk ismiyle Çamlıca Belediye Bahçesi’nin önünde, Araba Sevdası ‘nın Bihruz Bey’ini, musavver Servet-i Fünun’daki resminde olduğu gibi, yine bastonuna dayanmış durur bulurdum.. Orada her yere böyle her türlüsünden kat kat hatıralar birikmişti. Oralarda şöyle bir dolaşmak, tekrar hayata dönmek isteyen onların hemencecik belirmeleri, dile gelmeleri, eskisi gibi ağlamaları, gülmeleri için kâfiydi. Oranın hiçbir sahili yoktu ki, sularında eskiden atılmış çocuk kahkahalarıma yine kendim kulak vermeden denize gireyim, oranın hiçbir kırı yoktu ki, gezmeye yapayalnız çıkmış bile olsam bir sevgili vücudu yanı başımda duymayayım!

Babam, Yenimahalle İskelesi’ne çıkıp /Fırıldak Bahçesi’nin -o bahçenin isminin Fırıldak Bahçesi olduğunu ilk önce bana babam söylemişti- önünden geçen yoldan Rumelikavağı’na doğru yürümeyi çok severdi. Ben de büyüdükten sonra orasını sever olmuştum. Oraya sık sık giderdim. Her seferinde de babam beni yalnız bırakmak istemezdi. Boyum, yine onun beline kadar gelir, çizgili pantolonu içindeki bacaklarının hareketlerini takip eder, küçücük elimle, elini tutamayacağım için olacak, bana uzattığı iki parmağından sıkı sıkı tutar, yine eskisi gibi yürürdüm. Babam o yolda keyiflenir, içinden alaturka şarkılar mırıldanırdı. O şarkıları bile duyardım yahut gayriihtiyari o şarkıları ben de içimden mırıldandığım için bana duyuyorum gibi gelirdi. Orada, yolumuzun üstündeki tahlisiyenin ne olduğunu merak edip babama sorduğumu, babamın verdiği cevabı hatırlardım. Orada içimi öyle hatırlamanın, hatırlayabilmenin tesellisiyle dolduran ne çok yerler vardı!

Cerrahpaşa Hastanesi’ne çıkan o iki kenarı ağaçlı yolda yürümeyi, o yolda yürüyüp giderken uzaktan bir tablo gibi beliren bir sokağa dalıvermeyi, o sokakta da yürümeyi severdim. O yollarda hiçbir hatıram yoktu. O tarafları belki bir Pierre Loti merakıyla dolaşırdım fakat o gezintiler beni ne kadar iyi ederdi! Ne kadar değişik ruh hallerinin birinden öbürüne beni götürürdü! O yollarda yürürken bazen bir küçük caminin küçük mezarlığındaki öyle güzel bir çitlembiğin, çitlembiğin altında o kadar asude bir mezarın karşısında kalırdım ki, hemen ölüp oracığa gömülüvermek isterdim.

Bazen yolumun üzerindeki sıra sıra ahşap evlerden birinin kapısı aralanır, aralıktan, yeni yıkanmış, malta döşeli taşlık görünür, çıplak ayaklarında takunyalar, esmer bir kız, elindeki ıslak süpürgeyle eşiğin tahtalarını da çabucak temizledikten sonra kapıyı örtüverirdi. Hemen arkasından kapıyı çalnıak, o kızın çok iyi kalpli olduğundan emin olduğum annesinin elini, “Benim de annem olur musunuz?” diye öpmek, o kızla evlenmek, o evde mesut olup yaşamak, yaşamak isterdim. İstanbul sokaklarında böyle kâh hatırlayarak kâh hüzünlenerek kah ümitlenerek dolaşmak ne güzeldi! Allahım, bahtsızlar için mesut olmak İstanbul’da ne kolaydı!

Şimdi bulunduğum şehrin öyle sokakları, çeşmeleri, İstanbul’dakilere benzer camileri, daha hiçbir mezarlığını görmediğim halde -burada ölüler şehrin dışında yatıyor olacak- tahmin ediyorum ki, öyle mezarlıkları da yok. Ondan, İstanbullu bir şeyi burada da bulunca sevindim. Her sene Galatasaray’ da açılan Güzel Sanatlar Birliği resim sergisi burada da açılmıştı. Herhalde mektebimde açıldığından olacak, hemen hemen ilkinden beri muntazaman ziyaret ettiğim bir sergiyi bu suretle, İstanbul’ da bulunmamama rağmen bu sene de kaçırmamış olacaktım.

Tablolar, asri bir sergievinin tepeden ışık alan herhalde çok mükemmel salonunda teşhir ediliyordu. Fakat onları birden yadırgadım. Bunlar mektebimin, benim için o kadar aşina resim dershanesini ve yanındaki iki sınıfı işgal eden o tablolar mıydı? Burada yüksek, bembeyaz badanalı duvar üstünde, tepeden inen, ışık hücumu altında ne kadar başka duruyorlardı! Hani ayaklarımın altında resim sınıfımızın gıcırdayan tahtaları? O zaman duydum ki, orada, karşımdaki duvarda, geçen sene ölen Şevket Dağ’ın (onu tanırdım, ne iyi adamdı o), Sami Yetik’ in tablolarının altındaki isimlerinin siyahla yazılmasının anlattığı cinsten, bu bembeyaz duvarlar üzerindeki, bu sene resim sınıfımızın duvarları üzerinde seyredemediğim bu tabloların da söylemek istedikleri bir şey, bir yerden, bir sevgiliden ayrılmanın da ölüm nevinden ölüm kadar mukadder olduğunu anlatmak isteyen bir şey var. O sergiyi dolanıp çıktıktan sonra anladım ki, bir ananeye uyarcasına, mektepteyken her yaz ve mezun olduktan sonra da yine her yaz gezdiğim bu sergide tablo seyretmekten fazla bir şey, mektebimi gizlice ziyaret etmek ihtiyacı, o resim sergisine varmak için, kızgın temmuz güneşinin altında yürüdükten sonra çok loş gelen daima serin methale girmek, yemekhanelere sinmiş yemek kokusunu duymak, yemekhaneleri geçtikten sonra iki yanda uzanan bomboş koridorlarda yine mubassır seslerinin -kim bilir kaçı çoktan toprak olmuş- mektep numaramı çağırdığını işitmek, kaç kere inilmiş çıkılmış merdivenlerden, mermer basamakları benimseyerek, bütün o binayı benimseyerek, oradan mezun olmaktan adeta gurur duyarak çıkmak, sınıflara şöyle bir göz atmak, sıralarının biraz daha eskidiğini, yer yer oyulmuş döşeme tahtalarında mor mürekkep lekelerinin arttığını fark etmek varmış.

Arkadaşım Ferruhzat, mezun olduktan sonra yine mektebine öğretmen olmuş, üstelik bir de idari vazife almıştı. Onun için mektebimi bu ziyaretimde onu sık sık mektepte bulurdum. Beni bırakmazdı; orada ön bahçede, havuzun başındaki sıralardan birine oturur, konuşurduk. Saçlarıma bakar, “Ziya, saçların ne çok ağarmış!” derdi, sonra ilave ederdi: ”Ama senin saçlarının böyle erken ağaracağı daha çocukluğundan belliydi, daha çocukken senin ensende beyaz saçlar vardı,” derdi. Bu, aynada göremediğim için bilmediğim hususiyeti onun bilebilmesi beni adeta sarsardı. Elbette onu böyle eski, böyle bir çocukluk arkadaşım bilebilecekti; onu, mektebe başladığımız gün sadakor elbiseleri içindeki halini görür gibi olduğum 552 Ferruhzat hatırlayacaktı.

“Ferruhzat sen de sadakor elbiseli bir çocuktun,” derdim.

Ve orada öylece, havuzda yıkanan güvercinlere dalmış, kulaklarımda bütün mektep hayatımızca o kadar alıştığımız o Beyoğlu gürültüsü, susardık. Mektepten ayrıldığımdan beri, bu yaşa gelinceye kadar kaç cins insan tanıdıktan, elbiselerinin örttüğü vücutlarını göremediğim gibi, yüzlerinin altında da nasıl bir yüz taşıdıklarını bir türlü bilemediğim insanlarla karşılaştıktan sonra, bir yatakhanede yan yana yattığımız bir arkadaşın bize nasıl yakın olduğunu daha iyi anlar, bir arkadaş yanının, bir ana kucağı kadar emin olduğunu duyardım.

Ne diyeyim İstanbul, neler yazayım? Şimdi anlıyorum ki bu yaşrma gelinceye kadar sıla hasreti nedir bilmiyormuşum, onu sen bana öğrettin. Ondan; zaman oluyor ki, orada, Vaniköy’ün o çok defa tenha vapur iskelesinde, bütün Vaniköylülerin ahbabı emektar iskele memurunun müsaadekarlığıyla iskele babalarından birinin üzerine oturmuş, bir ılık öğle güneşiyle gittikçe daha fazla aydınlanmaya, küçük balıkların geçiştiği, bir aynada gibi görülmeye başlayan denize dalmış, Boğaz’ın Anadolu kıyısı iskelelerine uğraya uğraya nihayet Kandilli Burnu’nu, burundaki işaretçinin açıp kapayacağı bayrakla dönüvermesi lazım gelirken oraya vapur saatinden çok evvel gittiğimden mi yoksa vapurun herhangi bir sebeple yolda geç kalmasından mı, uzun müddet gelemeyecek vapuru orada saatlerce, öyle beklemek istiyorum.

Onun için; zaman oluyor, radyoda dinlediğim bir şarkıyla kendimi mehtaplı bir yaz gecesinde, Kalamış Koyu’ndaki, denize o kadar yakın o salaş gazinolardan birinde sanıyorum. Bütün koy, hayal edilebilecek en güzel bir havuz gibi genişliyor, sahile muvazi bir tek dalga kırışığı mehtap akislerinin kesildiği hizadan başlayıp bir büklüm halinde, düzele düzele nihayet kumlarda bitiyor; kumlar bu dalganın köpüklerini emerken, bir yenisi yine mehtap hizasından ayrılmış, yola çıkmış bulunuyor, bu hep böyle devam ediyor, bütün koy bu kadar içten, böyle hafif hafif çalkanırken, obur uçtaki gazinoların birinde çalınan gramofonda bir şarkı, kim bilir ne zaman, hangi kadına karşı duyulmuş bir aşkın şarkısı bütün koya yayılıyor. Uzaktan duyulan ses daha tatlı, daha sihirli geliyor, yavaş yavaş o şarkı bizim de aşkımızın şarkısı oluyor. Saatler ilerledikçe, önümüzdeki incecik sandal iskelesine, ağır küreklerle yaklaşıp saatine kiraladıkları sandalları, iskelenin ucundaki feneri yakmış bekleyen sandalcıya iade eden çiftler çoğalıyor. Daha demin bütün koyda, mehtap pırıltıları içinde kıpırdayan birer leke halinde ancak birkaç sandal görebilmek mümkün olduğuna göre, bu kadar sandal, bu kadar çift nerelere dağılmışlardı, diye düşünüyorum. O zaman bana öyle geliyor yahut öyle düşünmek istiyorum ki, orada, karşımdaki Hayırsız Adalar’ın hemen arkasında, o adaların bir perde gibi gizlediği, başka, küçük, yalnız sevişenlerin çıkabildikleri küçük adacıklardan o sandallar öyle haz içinde, öyle yavaş yavaş dönüyor. Her sandaldan çıkan çift, ince iskeleyi geçtikten sonra, henüz tamamıyla ayılamamış gibi, birbirlerine dayanarak ilerliyor, büyük çınarlar altında karanlık yola sapıyorlar. Saatler ilerledikçe ay yükseliyor, bu, koyun uzaklarına, kuytu köşelerine dağılmış sandalların hepsi geri dönmüş mü oluyor, yoksa fener içindeki mum mu bitiyor, nihayet sandal iskelesinin ışığı sönmüş, öbür uçtaki gazino da son aşk şarkısını çalmış bulunuyor.

Onun için; yolda susayıp henüz dükkanlarını öğrenemediğim sokaklarda bir sucu arayacak olsam, İstanbul’un o anda çıngırağının bile çalışını duyar gibi olduğum eski zamandan kalma bir sucu dükkanında, ıslak kestane yapraklarıyla sarılı mermer haznenin ucu hep beyaz bir tülbentle bağlı musluğundan pırıltılarla süzülerek yeni yıkanmış bir bardağı yavaş yavaş dolduracak suyu önümde, ağızları birer limonla kapatılmış duran limonata, şıra şişelerine, şıra kabarcıklarının bir noktadan kopuverip şişenin boynuna doğru çıkmalarına, orada birikmelerine dalarak içemeyeceğimi bildiğim için susuzluğum daha artıyor. O zaman İstanbul’un o eğrelti otlarıyla döşeli karpuz sergileri gözümün önüne geliyor; o sergilerin birinde otların üzerine bağdaş kurup oturabilsem, içimden bir şey gidecek, içim rahatlayacak sanıyorum.

Onun için; bir akşam saati oluyor ki, orada, İstanbul’dakiler için o kadar basit bir şeyi, eski Tozkoparan, Refık Saydam Caddesi olurken, yol kenarına, Haliç’e karşı konulan sıralardan birine oturmuş, Kasımpaşa evlerinde birer birer ışıklar yandığını seyretmek istiyorum. Onun için yine tramvayların çanını duymak, Tünel’in kapısında durup o katran kokusunu doya doya koklamak istiyorum.

İstanbul! Senin o gazetelerde gece elbisesiyle gidileceği ilan edilen yeni eğlence yerlerini, yeni gazinolarını, lidolarını istediğim yok; ben orada bir hukuk talebesiyken kitabımı alıp çalışmaya gittiğim Gülhane Parkı’na yine
gidip o eski sıraya oturmak istiyorum. Ben senin Ada vapuruna değil, sevdiklerimin mezarlarını ziyaret etmek üzere o mütevazı Eyüp vapuruna binmek istiyorum. İstediğim, o kalabalığıyla beraber ruhu da değişmiş Beyoğlu’nda eğlenmek değil, ben ruhuma denk fakir İstanbul’un sokaklarında, serin bir sonbahar gününü bir harmani gibi sarınarak sadece yürümek istiyorum.

Hangi menfaat, hangi para hırsı beni bu şehirde tutuyor! Orada belki daha fakir yaşardım, belki orada, buradaki gibi asfalt üzerinde yeni kunduralarım gıcırdamaz fakat eski kunduralarım ayağıma daha hafif, daha rahat gelir, incelmiş tabanlardan İstanbul kaldırımlarını daha iyi hissederdim.

Köprü’ den sabah akşam yine geçebilirdim. Orada en küçük vazife benim neme yetmezdi? Orada, Köprü’nün altında, Boğaz vapurlarının uğrayacakları iskeleleri haber veren memur olabilirdim. Orada, “Üsküdar, Kuzguncuk, Beylerbeyi!” diye bağırır, artık ihtiyarlamış Boğaz hanımlarının yanlış vapura binmelerini önledikten sonra, her vapurun arkasından birden köpüklenen sulara bir an dalardım.

Orada, Köprü’nün üstünde olduktan sonra, bir amele, bir temizlik amelesi olabilirdim. Şehrin kalbi sayılabilecek bu yerde, bu en merkez noktasında, bu iki sahil arasındaki balkondan, mevsim mevsim, saat saat İstanbul’u, minarelerin kâh masmavi bir göğe çıktıklarını, kâh ağır bulutları delmek ister gibi yükseldiklerini, kâh yağmurla ıslanan kurşun kubbeleri, kah nereden vurduğu anlaşılamayan bir güneşle parlayıveren bir alemi seyreder, içim sevinç dolar, oradan Beşiktaş taraflarına her bakışımda çocukluğumu hatırlar, Eyüp sırtlarına bakarak annemi düşünür ve bir yandan vazifemi yapar, Köprü’nün, İstanbul’un bu en işlek caddesinin kaldırımlarını en titiz bir itinayla temizler, o kaldırımları kirletenler, o taşlara tükürenler olursa yanlarına yavaşça yaklaşır, kendime deli dedirtmeyi bile göze alarak, “Nerede olduğunuzu unutuyor musunuz?” derdim. “Şu göğe, şu kubbelere baksanıza, İstanbul’dasınız, çoluğunuzun çocuğunuzun yanında, hiç kimseniz bile yoksa, ölmüşlerinizin yakınındasınız. Bu basabilmek saadetine erdiğiniz kaldırımlara hiç tükürülür mü?”

1945

Recai Dönmez adlı kullanıcının avatarı

Geliştirici: Recai Dönmez

Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye Bölümünde öğretim üyesiyim. Eskişehir'de yaşıyorum. Burada başta "Eskişehir" olmak üzere, genel olarak şehir, sanat, kültür, üniversite, gezi izlenimleri ve "ne olacak bu memleketin hali?" konularında yazılarıma rastlayabilirsiniz.

One reply on “İstanbul’u Bırakanlara!”

İsmail Kurt için bir cevap yazın Cevabı iptal et