Suyu Arayan Şehir

Yüzün ruhun kadar aydınlık ya Lili
Gönlün soğuk sular güzel aynalar gibi ya Lili

Sezai KARAKOÇ

Hepimizin aradığı sudur aslında. Sadece maddi anlamıyla değil, sembolik anlamıyla da suyu ararız. “Suyu arayan adamlar” olduğu gibi suyu arayan şehirler de vardır.

En güzel şehirlerdir içinden su geçen şehirler: Saraybosna, Budapeşte, Bağdat…. Su gibi aziz şehirler.

Suya batmış şehirleri saymıyorum. Venedik, ter su içindedir! Başını su üstünde tutmaktır bütün derdi.

Paris’i ve Londra’yı da saymıyorum. Onlar suyu çıkmış şehirlerdir bana göre. Su testisi gibi elleri belinde çatacak yer ararlar.

İstanbul?

Elbette bir su şehridir Aziz İstanbul. Ama, aynı zamanda suyu arayan bir şehirdir. Suyla irtibatı kesilmiştir çünkü. Çeşmeleri, sarnıçları, kemerleri kurumuş; Boğaz’ı, Haliç’i, Marmara’sı kat kat betonla kaplanmıştır.

Evliya’nın dudaklarından “Velhasıl Bursa sudan ibarettir” sözcüklerinin dökülmesine neden olan, her tarafından sular fışkıran, “yüzü ruhu kadar aydınlık”, “gönlü soğuk sular kadar güzel” Bursa… O da şimdi yitik sularını arayan şehirlerden.

Ve Eskişehir!

Porsuk Çayı şehrin omurgasını oluştururdu çok da eski olmayan zamanlarda.  Şehrin gövdesini ve ritmini belirlerdi o güçlü nehir. Şakaya gelmezdi! Bazen taşar, bugüne göre hayli geniş yatağının sınırları dışına yayılarak şehrin yüreğini ağzına getirirdi. Şimdi bakmayın kalemle çizilmiş konturları arasında efendi efendi akıp gitmesine!

Porsuk kaybolmuş bir nehirdir benim için. Düzgünleştirilmiş kıvrımlarıyla estetikli bir kadını anımsatan bir kanala dönüşmüştür artık. Balıkları, su kaplumbağaları eski bir hatıra olmuştur ihtiyarlamaya yüz tutmuş çocuklarının dilinde. O çocuklar ki, Mostar Köprüsü’nün delikanlıları gibi balıklama suya bırakırlardı kendilerini gerilmiş yayı andıran köprülerden. Edebiyat yapmıyorum; mahallenin abileri suya atlarken, bana düşen elma bahçesinin kıyısında onların elbiselerini korumaktı zabıtadan.

Porsuk’un yıkılmış köprüleri ırmağa yakışırdı. Özgündüler herşeyden önce. Geniş ve hafif kemerleriyle ufkumuza da bir genişlik ve hafiflik katarlardı. Rüküş kadınların evlerine doldurdukları renkli, plastik biblolara benzemezlerdi!

Kayıklara gelince; gerçek kayıklardı onlar. Porsuk sanki hiç kayık görmemiş, kayık nedir bilmezmiş gibi üzerine kondurulmuş gondollar ya da saltanat kayıklarının uyandırdığı gülme hissini uyandırmazlardı insanda.

Çok da karamsar olmamalı belki. Sonuçta Porsuk’un önü ve arkası bir şekilde hayatını sürdürmeye devam ediyor; binbir zorluk içinde olsa da.

Eskişehir’i bir su şehri yapan sadece Porsuk değildir. Yakın zamanlara kadar Hamamyolunu bir baştan öbür başa katederek Porsukla buluşan Akar Deresini de hatırlamalıyız.

Çocukluğumda ve ilk gençliğimde Akar Deresi, gürbüz bir park olan Yediler Parkında sevimli havuzlar oluşturduktan sonra, Hamamyolu Caddesi boyunca bir acelecilik içinde adeta koşa koşa akar, Sıcaksulara doğru kıvrılarak, köşedeki minik çayevinin önündeki sundurmayı gürültüyle yalar geçer ve Değirmen Sokağının altına girerek sessizce gözden kaybolurdu. Henüz aklımın ermediği dönemlerimde bu manzara bana esrarengiz bir olay gibi görünürdü. İşin sırrını sonradan anladım. Sokağın altında kaybolan dere hemen karşıdaki Lale Sinemasının yanından gizlice geçermiş. Lale Sinemasında ilk seyrettiğim filmi hatırlamıyorum. Ama, Akar Deresinin sırrının benim için çözüldüğü o ânı hiç unutmuyorum. Film arasında sinemanın loş koridoruna çıktığımızda açık pencereden gelen su gürültüsü beni kendine çekmişti. Pencereden baktığımda gördüğüm bir şelaleydi. Serin sularını etrafa sıçratan, köpükler saçan, gürül gürül akan gerçek bir şelale. Sanırım orada bir su değirmeni vardı. Akar Deresi onca yolu bu değirmen için aşıyor ve sonra Porsuğa kavuşuyordu.

Kanlı-canlı bu dere biliyorsunuz öldürüldü; cinayetin kanıtını yok etmek için de üstüne beton döktüler! Neymiş, insanlar çöplerini buraya atıyorlarmış. O yüzden temiz tutulamıyormuş vs. vs.

Şimdilerde Odunpazarı Belediyesi zavallı Yediler Parkını artık sayısını unuttuğumuz yeni (!) bir projeye (Urban Deck!) konu etmekte. Tasarımda ölü Akar Deresinin hatırası bir “su izi” ile yaşatılmak isteniyormuş!  Bergama Sunağını kaçıran Almanların Ege’yi anımsatsın diye müze duvarını maviye boyamalarına ne kadar da benzeyen bir anlayış.

“Şehir ve su” denildiğinde çeşmelerimizi de düşünmeli ve hatırlamalıyız. Bizim uygarlığımız bir su uygarlığıdır diyebiliriz rahatlıkla. Uygarlık, bir yönüyle tabiatın derinlikli bir felsefi bakış ve gelişmiş bir estetik anlayışla yeniden yorumlanarak insan ve toplum hayatına katılması olarak tanımlanabilir. Su tabiatsa, en geniş anlamıyla çeşmeler (suyun erişilebilir hali) uygarlıktır. Uygarlığımızın özünü/özetini en mütevazi köy çeşmelerinde de büyük şehirlerin meydanlarını süsleyen anıtsal çeşmelerde de görebiliriz.

Odunpazarına bir de çeşmeler perspektifinden bakmalıyız. Size önerim bir hafta sonunu sadece ve sadece Odunpazarı  çeşmelerine odaklanarak geçirmeniz. Çeşme kültürü Eskişehir’de 70’li yıllara kadar devam etmiştir. Odunpazarı çeşmeleri arasında Cumhuriyet döneminde yapılan çok ilginç, bana çok sevimli gelen örneklere de rastlayacaksınız. Eskişehir’de bütün evlere şebeke suyunun ulaşması 70’leri bulmuştur. O yüzden çocukluğumuzun mahalle hayatında sokak çeşmelerinin ayrı bir yeri vardır. Bunlar köklü çeşme mimarimizin daha yoksullaşmış örnekleri niteliğinde olmalarına karşın, yine de muhafaza edilmeleri gerekirdi. Maalesef o mahalleler gibi pek çok hatırayı saklayan o çeşmelerin de değeri bilinmedi.

Suyu arayan adam değil
Suyun aradığı adam ol sen de
Sen doğu olursan güneş sana gelecektir
Sen kuşluk olursan kuş sende ötecektir

Hızırla Kırk Saat/18         Sezai KARAKOÇ

Suyu Arayan Şehir” üzerine 3 yorum

  1. HOCAM; DİLİNE, KALEMİNE SAĞLIK…

    Benim hatıralarımı da ihya ettiniz. Lale Sinemasının arkasındaki değirmen hala gözümün önünde…
    Yediler parkındaki derede küçük balıklar gördüğümü de hatırladım.
    Sel bastığında, Sivrihisar Caddesi’ndeki evimizin içerine 1 metre suyun girdiğini ve bahçedeki kerpiç mutfağımızın çöktüğünü de…
    O zamanla halkın Porsuk yerine “KOCASU” dediğini de duyar gibiyim.
    Daha sonra, Köprübaşı’ndaki bentlerin üzerine kurulan gazinoyu da gördüm. O su tabii haliyle o kadar muhteşemdi ki, anam beni yanına bile yaklaştırmazdı, “ayağın kayıp düşersin” korkusu hep olmuştu.
    Çünki, gürül gürül akan o KOCASU’dan yüzme bilmeyen bir çocuğun zor çıkacağını bilirdi.
    Neredeyse her sokaktaki çeşmeler bir buluşma noktasıydı.
    Pek çoğundan kalabak suyu akardı. Bazılarından da sıcak su … Altına girip yıkananları bile gördüm..
    Vay be… !!!! Neler olmuş farkına varamadan? Demek ki bir zamanlar Eskişehir’de bir su varmış…
    Hatırlatmandan dolayı teşekkür ederim.

    Sevgiler, saygılar…

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s