Her şehir insan zihninde bir takım çağrışımları harekete geçirir. Çağrışımların uyanması için o şehri önceden görmüş olmanız gerekmez. Tabii, daha önce gidip görmüş, orada belli bir süre yaşamış ya da o şehirle hayatınız bir şekilde kesişmiş ise çağrışım potansiyeliniz kişisel deneyimlerin oluşturduğu duygu-renk-doku çeşitliliğiyle daha bir zenginleşir. Çağrışım kanunu bütün boyutlarıyla işlemeye başlar. Düşünceler, duygular, renkler, kokular, semboller birbirini tetikleyerek muhayyilenizi olumlu yönleriyle bir çiçek dürbününe, olumsuz yönleriyle bir ateş, toz ve duman bulutuna dönüştürür.
Bazı şehirlerin çağrışım olanakları diğerlerinden daha zengindir. “Berlin” bunlardan biridir.
Berlin denilince, yeni nesli bilmem ama bizim kuşağın aklına Berlin Duvarı gelir. Soğuk Savaş terminolojisiyle ifade etmek gerekirse “Utanç Duvarı”. 70’li ve 80’li yıllarda ne çok duyardık bu iki sözcüğü. Doğrusu “utanç” ile “duvar” arasındaki ilişkiyi tam olarak kuramazdık o yıllarda. Öz coğrafyamızda inşa edilen soyut ama çok daha katı duvarları tanımlamak için “utanç” sözcüğünün yetersiz kaldığını ancak zaman içinde öğrenebildik!

Berlin Duvarı zihnimizde öylesine güçlü bir imaj oluşturmuştur ki, diğer çağrışımlar hep bu duvarın kilometrelerce uzayıp giden yüzeyine bir film şeridi gibi yansımıştır adeta: İkinci Dünya Savaşı, taş üstünde taş kalmayan harabe şehirler, Reichstag üzerinde dalgalanan kızıl bayrak, Avrupa’nın yarısını işgal eden Kızıl Ordu, bu işgale karşı koyamayan ve kardeşlerinden kolaylıkla vazgeçen bir Avrupa…
Berlin deyince benim aklıma bir de Sabahattin Ali gelir. Daha doğrusu onun çok satan romanı Kürk Mantolu Madonna. Romanın ana kahramanı Maria Puder Berlinlidir çünkü. Maria Puder, aydınlarımızın Batı için hissettikleri tutkulu ama irrasyonel, romantik ama çocukça sevginin bir sembolüdür gözümde. O yıllarda şık ve ışıltılı bir bulvar gibi görünen yolun çıkmaz bir sokaktan başka bir şey olmadığını bu romandan anladım ben. Her ne kadar zavallı Sabahattin Ali başka bir şey anlatmaya çalışmışsa da!
İkinci Dünya Savaşından sonra Almanya bir ülkenin başına gelebilecek en büyük felaketlerden birini yaşadı. Ülke, doğu ve batı olmak üzere ikiye bölündü. Doğusu bir bütün olarak Rusların, Batısı ise ABD, İngiltere ve Fransa’nın kontrolü altına girdi. Bu yetmezmiş gibi ülkenin başkenti Berlin de ikiye, daha doğrusu dörde bölündü. Bütünlüğü bozulmadan paylaşılması imkansız şehirler vardır. Sanırım Berlin de bu şehirlerden biri. Ve nihayet 1961 yılında Ruslar bir gecede o malum duvarı inşa ettiler.
İlk gençliğimizde Doğu ve Batı Almanya, her ikisinin de isimleri Almanya olmasına karşın bizlere bambaşka, iki ayrı ülke gibi görünürdü. Politikacılarının birbirleri aleyhine düşmanca açıklamalarını dinlerdik. İki ülkenin kendi aralarındaki rekabet siyaset alanıyla sınırlı kalmazdı. Ulusal futbol takımları ve olimpiyatlara katılan sporcuları arasında da devam ederdi bu çekişme. Şimdi düşününce o yıllardaki çatışmalar bir çeşit tiyatro imiş gibi geliyor bana. Kandırmışlar bizi ve bütün dünyayı! 1990 yılında bir sabah uyandığımızda iki Almanya’nın birleştiğini görmek başka türlü düşünmeyi mümkün kılmıyor. Helâl olsun demek durumundayız! Yıllarca Doğu ve Batı bloklarına sezdirmeden bu sözde düşmanlık oyununu sürdürmek ve günü geldiğinde birleşmeyi gerçekleştirmek takdiri hak eden bir siyaset ve devlet adamlığı becerisi gerektirir. Sovyetler Birliğinin çökmesi sadece bir zamanlama faktörüdür. Öncesinde birleşmenin hazırlıkları yapılmasaydı Sovyetler Birliğinin çökmesi bu başarıyı tek başına sağlayamazdı. Nitekim fırsatlar çıkmasına rağmen 1918 Büyük Bozgunundan sonra biz aynı beceriyi gösteremedik.
Bölünmeden sonra Batı Almanya hayli küçük ve önemsiz bir Alman şehri olan Bonn’u başkent olarak seçti. Bir başkent için gerekli altyapıdan yoksun, ulaşım ağından uzak fakat savaş boyunca fazla yıkıma uğramamış bu küçük şehrin başkent olarak seçilmesinin temel sebebi dışarıya karşı vermek istedikleri imajla ilintilidir. İşin gerçeği Almanların başından beri mecbur kalmadıkları sürece hükümet merkezini orada tutma niyetleri yoktu.
Frankfurt ve Münih gibi başkent olmaya daha uygun şehirlerin tercih edilmemesinin sebebi de budur. Bu şehirlerden biri başkent olarak seçilseydi bunların kalıcı başkent olma ihtimali vardı. Halbuki, Almanlar yeni başkentlerinin geçici olması, sürekliliği çağrıştıracak seçeneklerin engellenmesi ve eninde sonunda asıl başkentleri olan Berlin’e kavuşma konusunda son derece kararlıydılar.
Nitekim, 1990 yılında birleşmenin gerçekleşmesinden sonra Birleşik Almanya’nın başkentinin Berlin olması gerektiğine karar verildi. Çünkü, I. ve II. Dünya Savaşlarından önce ve Almanya’nın kuruluş tarihi olan 1871 yılından beri zaten Almanya’nın başkenti Berlin’di. Statükonun ve şartların getirdiği zorlamaları ustaca bir siyaset yürüterek aşmayı başaran Almanlar, sonunda hem ülkelerini birleştirmişler hem de başkentlerine kavuşmuşlardır.
Ankara’nın başkent olmasıyla Bonn arasında bu yönüyle bazı paralellikler kurabiliriz. Ankara da bir büyük savaş sonrası başkentidir. İstanbul’un işgal altında olması, Ankara’nın Anadolu’nun ortasında bir taşra kenti özelliklerini taşıması görünüşte bazı benzerlikleri çağrıştırıyor. Ancak, Almanların savaş sonrasında başkentlerini serbestçe belirleme imkanları yoktu. Üstelik, Rus işgali altındaki Doğu Almanya’nın ortasında bir ada gibi kalmış Berlin’in Batı Blokunca da üç farklı nüfuz bölgesine ayrılması Almanları tekrar başkentlerine kavuşma hayallerini ertelemek zorunda bırakmıştır. Ertelemişler fakat bu ideallerinden asla vazgeçmemişler Almanlar. Aramızdaki farklılık bu.
Bizim İstanbul’un başkentliğini sürdürmememiz konusunda Batı kaynaklı bir baskı altında tutulmuş olmamız kuvvetle muhtemel. Yine kuvvetle muhtemeldir ki bu konudaki baskı ya da güçlü telkinler o zaman ki devlet adamlarımızın gelecek tasavvurları ya da dünya görüşleriyle de uyumluydu. Diğer bir deyişle, baskıyı gönüllü bir şekilde kabul etmekten söz edebiliriz. Tarihi gerçekler günü geldiğinde tüm ayrıntılarıyla ortaya çıkacaktır.
Almanlardan farkımız, Ankara’nın başkent olarak kalmasında ısrar etmemiz ve Berlin’le kıyas kabul etmeyecek nitelikte kadim bir başkent olan İstanbul’dan kolaylıkla vazgeçmemizdir. Dahası, son tahlilde konjonktürel bir sorun olan Ankara’nın başkentliği meselesini dünya şartlarının hayli değiştiği bir zamanda Anayasalarımızın değişmesi teklif dahi edilemeyecek hükümleri arasına koymak suretiyle politik ve hukuki açıdan dondurduğumuzun ve kendi kendimizi kısıtladığımızın farkında değiliz. İstanbul’un en doğal ve tarihi hakkı olan Başkentlik meselesini gündemimizden uzak tutmamız ile Almanların yaklaşımı arasında ne büyük, ne çarpıcı farklılıklar var.
* * *
Berlin acı hatıraların yanı sıra olumlu çağrışımları da barındırır bünyesinde. Pek çokları için Berlin bir sanat ve sanatçı şehridir. Aynı zamanda bir müzeler şehridir.
Kaldığımız otelin yakınında bulunan Müzeler Adası birbirinden ilginç yüzden fazla müzeye ev sahipliği yapar. Bunlar arasında bizim için en önemlisi hiç kuşkusuz Bergama Müzesidir. Berlin’e gidip te bu müzeyi ziyaret etmemek, Elhamra’yı görmeden Granada’dan ayrılmak kadar manasızdır.
Berlin’deki ilk günümüzün yağmurlu bir güne denk gelmesi bizim için bir şanstı! Dışarıda kuvvetli bir yağmur yağarken, harikulade bir yer olsa da sonuçta kapalı bir mekandan ibaret müzede, gönüllü olarak ziyaret sürenizi uzatabiliyorsunuz. Şansızlığımız müzeye ismini veren meşhur Bergama Sunağının onarım dolayısıyla 2026 yılına kadar kapalı olmasıydı.
Bergama Sunağını göremedik gerçi fakat en az onun kadar önemli, antik dönemlere ait başka eserler gördük. Bunlar çoğunlukla Anadolu’dan ve Mezopotamya’dan kaçırılmış eserlerdi. Nezaket kaygısını bir yana bırakıp “çalınmış” da diyebiliriz. Böyle konuşunca, biliyorum, aşağılık kompleksiyle hırsız efendileri savunanlar, hatta daha ileri gidip “iyi olmuş, o eserler bizde kalsaydı yok olurlardı!” diyenler çıkacaktır. Onları kendi hallerine bırakmaktan başka bir şey yapamayız. Tarihsel sabıkamızda bu tür hırsızlıklar yok şükür! Batının sabıka kaydı ise sadece soykırım gibi insanlık suçları bakımından değil, hırsızlığın ve yağmacılığın başta ekonomik ve kültürel türleri olmak üzere her türü bakımından hayli kabarıktır. Bizim müzelerimize herhangi bir batı şehrinden kazara bir taş parçası girmiş olsaydı, emin olun geri almak için askeri operasyon dahil bütün imkanlarını seferber ederdi Batı dünyası.
Yanlış anlamayın, Bergama Müzesini gezerken benliğimde baskın olan duygu öfke değildi. Tanıdığını kaybetmiş insanların şaşkınlığına eşlik eden bir hüzün haliydi diyelim.
Müzeden içeri girdiğinizde koridorun en ucunda Babil şehrinin iç kapılarından meşhur İştar Kapısı tüm görkemiyle ve parıldayan mürekkep mavisi çinileriyle sizi kendine doğru çekiyor. Öylesine güçlü bir çekim ki sağınızda solunuzda bulunan antik eserler gözünüze bir ıvır zıvır yığını gibi gözüküyor. Bunlara sonra bakarız deyip doğrudan kapıya yöneliyorsunuz.
İştar Kapısının ardında sizi başka bir sürpriz bekliyor. Tatil beldemiz Didim dolaylarından götürülmüş Milet Pazar Kapısı. Gözünüzde Çarşamba Pazarının girişi canlanmasın. Millet Bahçesiyle de karıştırmayın! Antik Roma’da tiyatro binalarının, kütüphanelerin, anıtsal çeşmelerin ve çeşitli kamusal binaların cephelerini süsleyen mermer sütunlarla çevrili iki katlı muhteşem bir yapıdan söz ediyoruz. Sütunların arasında mağrur bir Romalı general heykeli ayaklarının altında diz çökmüş barbar kölesiyle turist kameralarına poz veriyordu. Mağrur da olsa, Romalı da olsa, general de olsa Anadolu’nun sonsuz maviliğinden kül rengi bulutlarla kaplı bu kuzey kentinin kasvetli duvarları arasına sürgün edilmiş sonuçta. Türkçemizde garip bir anlam kazanmış “turist” kalabalığının ortasında bir panayır soytarısının kederi sinmişti sanki üzerine!
Antik dönemlere ait salonları gezerken karşımıza birden Hammurabi çıkmasın mı! “Hayırdır abi, sen ne arıyorsun burada?” demek geldi içimizden. Hammurabi’yi bizim nesil Emin Oktay’ın Tarih kitabındaki fotoğrafından tanır. Daha doğrusu bir stel, yani dikilitaş üzerinde yer alan ve Hammurabi’yi adalet tanrısının huzurunda gösteren rölyefin fotoğrafından. Bu karşılaşma yol arkadaşımla beni bir anda mektebi asmış, aylak aylak gezen iki yatakhane arkadaşına dönüştürdü ve aramızda ne müzenin atmosferiyle ne de yaşımızla bağdaşan, sadece ikimizin anlayabileceği bir yatılı okul muhabbetinin başlamasına neden oldu.
Hammurabi’nin karşısında bir başka Mezopotamya’lı duruyordu. Puzur-İştar heykeli. İlginç olan heykelin orijinal baş kısmı Bergama Müzesinde camdan yapılmış bir vitrinde sergilenirken, başsız gövde (torso) İstanbul Arkeoloji Müzesindeymiş. İki müze ellerindeki orijinal parçaların kalıplarını değiş tokuş ederek baş ile gövdeyi birleştirmişler! Emin Oktay’dan sonra, Ömer Seyfettin’in “Başını Vermeyen Yiğit” (yoksa şehit miydi?) hikayesini anımsamış olduk böylece.
* * *
En çok duygulandığımız ve hüzünlendiğimiz bölüm İslam Eserleri Müzesi oldu. Almanlar lütfetmişler bu bölümün ismini büyükçe bir levhaya Türkçe, Arapça ve Farsça yazmışlar! Anadolu’dan, İran’dan ve Arap ülkelerinden getirilmiş tarif edilmez güzellikte binlerce İslam eseri sergileniyor bu kısımda.
Burada Üstat Sezai Karakoç’un o çok bilinen muhteşem şiiri, Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine, şiir olmanın ötesine geçerek bir çığlık gibi bir yakarış gibi ruhumuzdan yükselerek duvarlarda çınlıyor, odalarda yankılanıyor, kemerleri, kubbeleri aşarak gökyüzüne ulaşıyordu adeta. Bir şiiri en somut biçimiyle hissettiğim mekanlardan oldu Berlin İslam Eserleri Müzesi.
Biliyorum öyle değil ama yine de şiirde anlatılan her şeyin burada, bu katı beton duvarlar, bu soğuk ve gri gökyüzü altında başlamış olabileceğini düşünmeden edemedim. Büyük sürgünümüz sanki önce maddi varlıklarımızın, evlerimizin, mescitlerimizin, saraylarımızın, çinilerimizin, halılarımızın, minyatürlerimizin parça parça özyurdumuzdan koparılıp bu uzak ülkeye getirilmesiyle başlamış gibiydi.
Güneşi bahardan koparıp
Aşkın bu en onulmazından koparıp
Bir tuz bulutu gibi
savrulmak ne demek anlamış gibiydim.
Sonrasını biliyorsunuz. Müzelerindeki bir çini parçasından daha değersiz kadınlarımız, erkeklerimiz, bebeklerimiz, canlarımız sürgün edildi özyurtlarından. Hor-hakir görülerek, itilip-kakılarak, korkunç dalgalar arasında vahşi zıpkınlara maruz kalarak.
“Ne arıyorlar buralarda?” diye soruyorlar.
Dört duvar arasına hapsettiğiniz Halep Odasındaki yuva sıcaklığını arıyorlar. Usta ellerin nakış nakış işlediği rengârenk rüyalarını, servilerin serinliğini, güllerin, sümbüllerin iç bayıltan kokularını arıyorlar. Bir parça huzur-güven arıyorlar. Tepelerine bomba düşme endişesi olmadan başlarını koyabilecekleri bir yer arıyorlar.
Gerçekten merak mı ediyorsunuz ne aradıklarını? Öyleyse, Halep Odasına girdiğinizde sizin için bir vitrin arkasına konulmuş müze envanterine değil, kendisinden önce buralara nasıl geldiğine akıl sır erdiremediği yuvasını keder içinde izleyen Halepli annenin gözlerine bakın. Aynı odada sizinle birlikte bulunan Afganlı delikanlının, Sudanlı genç kızın, Yemenli çocukların gözlerinin ta içine bakın. Kalbiniz tümüyle katılaşmamışsa anlayacaksınız neden orada olduklarını.
* * *
Ah sevgili okuyucu! Size daha Konya’dan Beyhekim Camiinden sökülüp getirilen turkuvaz çinili mihrabın vakur yalnızlığını, yıllar önce gittiğim ve unutamadığım İran’ın Kaşan şehriyle müzede karşılaşmanın hoş şaşkınlığını, Brandenburg Kapısından başlayıp Zafer Sütununa, oradan Potsdam Meydanına ve Berlin’in öbür ucuna uzanan yürüyüşümü anlatamadım.
Berlinli olmak ne demektir? J. F. Kennedy neden “Ich bin ein Berliner” demiştir? “Berlin daima Berlin olarak kalacak” mıdır? Ve daha pek çok şeyi anlatmayı tasarladığım halde anlatamadım. Hatırlayacaksınız daha önce Almanya hakkında yazmanın pek içimden gelmediğini söylemiştim. Berlin’in bu kanaatimi değiştirdiğini vurgulayarak noktayı koyayım.










One reply on “Başkentler Başkentinden Berlin’e”
Kalemine gönlüne sağlıkHocam
iPhone’umdan gönderildi
BeğenLiked by 1 kişi