Kategoriler
Gezi

Melbourne: Sen Nerenin Şehrisin Yavrum?

Melbourne, yaşanılası şehirler arasında her zaman ilk on’da kendine yer bulan bir şehir. En son 2022 yılında Sydney’in ardından üçüncü sırada yer almış. Bizim gibi, şehirleri bin türlü sorunla boğuşan bir ülkeden dünyanın en yaşanılası üçüncü şehri unvanına sahip bir şehre gittiğinizde ister istemez beklentileriniz yüksek oluyor. Herhalde diyorsunuz, kaldırımları kristalden binaları elmastan yontulmuş bir şehre gidiyoruz! Havası da “vanilya ile ısıtılmış, süsen ve yasemin ile vurgulanmış” baş döndürücü bir koku yayan Chanel parfümleri gibi olmalı!

Uzun ve yorucu bir yolculuğun ardından beyninizdeki sis yavaş yavaş dağılmaya başladığında sadece iki yüz yıllık bir geçmişi olan modern bir şehirde olduğunuzu anlıyorsunuz.

Hakkını teslim edelim. Melbourne güzel bir şehir elbette. Endekslerdeki yerini de bizim becerikli belediye başkanlarımızın önceden ayarladıkları, göz boyayan uydurma ödüllerle almamıştır. Kitle taşımacılığının iyi olması, suç işleme oranlarının düşüklüğü, iş olanaklarının fazlalığı, kültür ve sanat yaşamının canlılığı, kaliteli üniversiteler gibi bir takım göstergelerin Melbourne’ü bu tür endekslerde üst sıralara taşıdığını biliyorum.

Ancak, sözünü ettiğimiz göstergelerin gerçeğin yalnızca bir boyutunu gösterdiğini akıldan çıkarmamak gerek. Yaşanılası bir yer niteliğine sahip olmak ile kentsel göstergeler arasında her zaman doğrudan bir ilişki kurulamayabilir. Örneğin, bir şehirde yaşayanların payına düşen milli gelirin standart rakamların altında olması oranın yoksul ve yaşanmaz bir şehir olarak nitelenmesini gerektirmez. Refah düzeyi denilen şey görecelidir sonuçta. Anadolu’da, Balkanlar’da, İran’da ve daha pek çok yerde öylesine güzel, huzur dolu şehirler gördüm ki endekslerin bu şehirlerin varlığından bile haberi olduklarını sanmıyorum.

Melbourne’de kent merkezindeki kristal gökdelenlerin beni etkilediğini söyleyemem. Buna karşılık kırsala yayılmış fakat merkezle bağlantısı iyi, ufku açık ve geniş banliyölere fazlasıyla imrendim.

Avustralya kıtasının kendine özgü doğası her yerde hissediliyor. Şehir ışıklarının kirletmediği geceler, mevsimlerden kış olmasına rağmen mutedil denilebilecek bir iklim, havanın ve suların temizliği, esas bunlardı beni cezbeden. Bir de kuş sesleri!

Avustralya’nın kendine özgü hayvanları bana her zaman “tuhaf” gelmiştir. Alışılmışın dışında, garip denilecek ölçüde tuhaf hayvanlar yaşar bu kıtada. Kuşları da öyle. Kuş derken öyle ormanların derinliklerinde yaşayan belgesel kuşlarını kastetmiyorum. Şehir kuşları, kasaba kuşları, mahalle kuşları, yani insanlarla aynı çevreyi paylaşmaya alışmış kuşlardan söz ediyorum. İşte bu kuşlar biraz tuhaflar. Patlak gözlü, iri ve sivri gagalı, tavuk gibi tombul olanları var. Sesleri de daha keskin ve vahşi. Parklarda her çeşit papağan sürüler halinde uçuşuyorlar oradan oraya. Akşam saatlerinde ortaya çıkıp bülbül gibi şakıyanları, kısa resitaller sunanları da var.

Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır

diye soracak olsak Avustralyalılara, ne derler acaba?

Banliyöleri demiştim Melbourne’ün, gerçekten imrenilecek nitelikte. Yabancıysanız, genel görünüşe bakarak bir semt ile diğeri arasında gelir düzeyi ya da diğer sosyal faktörlerden kaynaklanan muhit farklılıkları konusunda bir fikir yürütmeniz hayli zor. Yüksek bir standart bütün semtler bakımından sağlanmış. Bu durumu sadece ülkenin zenginliğiyle açıklamak eksik olur. Rasyonel bir planlama, kamusal yararın üstün tutulması, meydanın arazi rantı peşindeki çakallara bırakılmaması, sadelik, işlevsellik, doğaya saygı ve uyum çabası bu başarıda paradan çok daha önemli bence.

Sonuçta tek katlı, bahçeli, kullanışlı bir plana sahip, yalın bir üslupla ve hafif malzemeden yapılmış, yeşillikler içinde kaybolmuş evlerden oluşan güzel semtler çıkmış ortaya. Park mark aramayın. Turist sözcüğünden sonra en gıcık kaptığım sözcük şu “park” sözcüğüdür herhalde! Bizdeki uyduruk parklar yerine doğal olan muhafaza edilerek insanlara sunulmuş. Zaten bu tür doğal alanlar için “reserve” sözcüğü kullanılmış yaygın olarak. Bizim kıymetini bilmediğimiz küçük dereler, gölcükler hatta su birikintileri, kayalık-taşlık alanlar, geniş çayırlıklar, içindeki bitki örtüsü ve hayvan varlığıyla olduğu gibi korunmaya çalışılmış. Eften püften ve masraflı bir inşaat faaliyeti yerine mevcut olanı koruyarak geniş ve ferah alanlar elde edilmiş. Semtlerin yoğunluğu ve mesafeler de doğal dokuya göre belirlenmiş.

* * *

Avustralya deyince çoğumuzun aklına Aborjinler gelir. Aslında Aborjinler kendilerine Aborjin demiyorlar. Bu isim onlara Batılılar tarafından verilmiş. Latince “aborigines” sözcüğünden geliyor. Orijinal, yani ilk halk, ilk yerleşenler anlamında. Aborjin adı altında toplanan halk aslında ülkenin değişik bölgelerine yayılmış, pek çok dilin konuşulduğu, farklı kültürel ve etnik özellikleri olan bir halklar topluluğuymuş. Keltler, Germenler, Normanlar, Franklar gibi kendilerini tanımlayan farklı isimleri var. Ama bu gerçeklik antropologlar dışında kimsenin umurunda değil! Tipik Batı toptancılığı.

Buralarda müze gibi yerlerde “First People” olarak nitelendiriliyor Aborjinler. Bu nitelendirmenin “First Lady” gibi olumlu bir anlam içermediğini tahmin etmişsinizdir. Yine de günümüzde saygıyla bahsediyorlar bu halktan. Ancak, bu saygı insana duyulan saygıdan ziyade, Daniela’nın deyişiyle ülkenin flora ve faunasına duyulan saygı türünden bir saygı.

Aborjinler korkunç bir soykırıma uğramış vakti zamanında. Soykırımı yapanlar, evet bildiniz, bu insanlık suçunun şampiyonu olan İngilizler. Aklınıza gelebilecek her yöntem denenmiş katliam sırasında. Nehir sularına zehir atılmış, modern silahların gücünden yararlanılmış, sürgüne gönderilmişler, aileler parçalanmış, mülkleri ellerinden alınmış, kısaca ayırımcılığın her türlüsüne maruz kalmış Aborjinler. İngilizler sömürdükleri uluslara bir tek konuda eşit davranmışlar ve ayrımcılık yapmamışlar. Onu da söylememiz lazım! Askere alınırken ve cepheye gönderilirken bu zavallı halklar bir ayırımcılığa uğramamışlar. Bütün cephelerde pek fazla bir ırkçı muamele görmeden Kraliçeye hizmet etme ve Ülkeyi koruma fırsatı verilmiş kendilerine. Böylece İngilizler sayesinde bu soylu ve güçlü duygularla tanışmışlar! Espri sanmayın, bunu ciddi ciddi kendileri ifade ediyor.

Melbourne Müzesinde dolaşırken bir vitrinin önünden uzun süre ayrılamadım. Soykırım döneminden kalma bir tüfeğin uzun namlusunun tam karşısına ağaçtan yapılmış, hafif ve naif süslemeleri olan bir Aborjin kalkanı yerleştirilmişti. İngiliz mizahının bir örneği işte deyip geçemedim. Dehşet ve üzüntü duyguları birbirine karışmış bir vaziyette kalakaldım öylece.

Aborjinler, İngilizlerle mücadele etmişler imkanları ölçüsünde. Müzede bu da anlatılıyor saygılı bir dille. Yer yer küçük zaferler de kazanmışlar. Ancak, tüfeklerin, tabancaların karşısında mızraklar, kalkanlar, ilkel bıçaklarla daha fazla ne yapılabilirdi ki!

Günümüzde Avustralyalıların Aborjin halkına karşı gösterdikleri saygılı ve özür dileyici tutum geçmişte işlenen suçlar dolayısıyla yürekten gelen bir utanç duygusundan ziyade bir vicdan rahatlatma işlemi gibi göründü bana. Diğer yandan, Aborjinlerin kendileri ortada yok ama sanatları, el işleri her köşede, hediyelik eşya mağazalarında, özellikle müzelerde karşınıza çıkıyor. Sömürmenin bir başka biçimiyle karşı karşıyayız sanki! Ya da Aborjinlerin manevi mirasını, oluşturmaya çalıştıkları Avustralya kimliğinin bir parçası, bir aksesuarı haline getirmişler diyebiliriz. Ancak, nereden baksanız Avustralya kimliği denen şeyin turistik bir kimlik olmanın ötesine geçme şansı yok gibi görünüyor.

Melbourne’ün göbeğindeki şık bir kongre merkezinde Aborjinlere ilişkin etkileyici bir dijital gösteri izledik. Devasa salonun her yerini ekran olarak kullanan, izleyicilerin kendilerini gösterinin içinde hissettikleri sesin, müziğin ve görüntünün gerçek üstü hissi veren bir atmosferde dört bir yandan nehir gibi aktığı, hipnotize edici bir gösteriydi bu. Antropoloji konusuna indirgenmiş kayıp bir halkın inançları, müziği, dansları, dilleri, tabiatla ilişkileri şiirsel bir dille anlatılıyordu. Daha sonra izlediğim resim sergileri ile birlikte değerlendirdiğimde otantik Aborjin sanatının günümüz sanatçılarının elinde modern bir biçeme evrildiğini söyleyebilirim. Bir de izlediğim her sergide Van Gogh canlandı zihnimde. Aborjin sanatı ile Van Gogh arasında bir ilişki olmalı. Bu ilişki Aborjin sanatının özünden mi geliyor, yoksa onu yorumlayan ve yeniden üreten sanatçıların profesyonel bilinçaltlarındaki Van Gogh etkisinin bir sonucu mudur, onu bilemedim. Belki de Aborjinlerin boyama tekniği ile Van Gogh’un tekniği arasındaki benzerlikten bu izlenime kapıldım. Her neyse, sonuçta Aborjin temalı gördüğüm bütün eserler tek bir sanatçının elinden çıkmış gibiydi.

Bu kanaatim Aborjinlerin önde gelen sanatçılarından Wenten Rubuntja’nın “günümüzde temasını (thème) Aborjin maneviyatından almayan sanatların hakiki Aborjin sanatı olmadığını” ifade eden sözleriyle pekişti. Rubuntja, manevi anlamdan yoksun herhangi bir Aborjin sanatı ile karşılaşmanın zor olduğunu eklemiş sözlerine.

Peki, Aborjin maneviyatı nasıl bir şey?

Bu zor soruyu okuduklarımdan anlayabildiğim kadarıyla yanıtlamaya çalışayım. Aborjin sanatında temalar mitolojik “Düşzamanı” (dreamtime) ile ilişkiliymiş. Aborjinlerin dini inançlarının ve varoluşlarının temelinde bu kavram yer alıyor. Aborjinler her şeyin başlangıcının çok çok eski zamanlara, Düşzamanı’na dayandığına inanıyorlar. Yeryüzü ve insanlar, nehirler, tepeler, kayalar, toprak, bitkiler ve hayvanlar Ruhlar tarafından yaratılmıştır. Av aletlerini, kabile topraklarını, totemlerini ve Rüyalarını kendilerine veren bu Ruhlardır.

Aborjinler, Düşzamanı’nı hiç bitmeyen bir başlangıç olarak kabul ediyorlar. İnançlarına göre Düşzamanı geçmişin, ânın ve geleceğin kesintisiz bir şekilde iç içe geçtiği bir süreklilik hali. Atalar-Ruhlar kaya yarıklarında, ağaçlarda ve su birikintilerinde yaşamaya devam ediyorlar. Kimileri de rüzgâra, yağmura, şimşek ve yıldırıma dönüşmüş olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Düşzamanı inancı onbinlerce yıl içinde toplumsal ve bireysel davranış kurallarını, ödev ve sorumlulukları anlatan pek çok hikayeye kaynaklık etmiş ve Aborjin sanatına ilham vermiş.

Düşzamanı hikayelerinden en bilineni Gökkuşağı Yılanı ismini taşıyor. Bir çeşit yaradılış destanı niteliği taşıyan bu mitolojik öyküde yılan ve su motifleri dikkat çekiyor. Özet olarak şöyle:

Tüm dünya uykudaydı. Her şey sessiz, hareketsizdi, hiçbir şey büyümüyordu. Hayvanlar yer altında uyumaktaydı. Bir gün gökkuşağı yılanı uyandı ve dünyanın yüzeyinde süründü. Tüm bir diyarı gezdi ve yorulduğunda kıvrılıp uyumaya başladı. Böylece her yere izini bıraktı. Sonra geri döndü ve kurbağalara seslendi. Onlar da su dolu kocaman mideleriyle ortaya çıktılar. Gökkuşağı yılanı onları gıdıklayıp güldürdü. Sular ağızlarından çıktı ve gökkuşağı yılanının izlerini doldurdu. Göl ve nehirler böyle yaratıldı. Daha sonra çimenler ve ağaçlar büyümeye, yeryüzünü yaşam doldurmaya başladı.

Ne zaman bir gökkuşağı kendini gösterse, denir ki Gökkuşağı Yılanı bir su birikintisinden diğerine hareket ediyor. En sert kuraklık zamanlarında dahi bazı su birikintilerinin hiç kurumaması işte bu yüzdendir!

* * *

Bugün Avustralya’da farklı ırklardan, farklı dinlerden pek çok insan yaşıyor. Çarşılarında, caddelerinde, toplu taşıma araçlarında yüzlerce dil konuşuluyor. Avrupa kökenli göçmenlerin toplam nüfustaki oranının giderek azalmasına karşın, başta Çinliler, Hintliler ve Filipinliler olmak üzere Güneydoğu Asya kökenlilerin sayısal ağırlığı artıyor. Çok dilli çok kültürlü bir ülke görüntüsü var. Günlük hayatın işleyişinde bu bir sorun oluşturmuyor.

İnsanlar genel olarak Avrupalılara göre daha medeni, incelikli ve nazik görünüyorlar. Refah düzeyinin yüksekliğini bütün ayrıntılarda hissediyorsunuz. Bununla birlikte, giyim kuşam konusunda hayli rahatlar. Şıklık gibi bir kaygıları yok sanki. Üst başın biraz döküldüğü bile söylenebilir. Bu gözlemimi Mustafa ile paylaştığımda, özellikle çok zenginler arasında kılık-kıyafet bakımından fakir görünmek gibi bir eğilimin, bir çeşit modanın yaygın olduğundan söz etti! “Zenginler fakirliği bile fakirlere bırakmıyorlar demek ki” dedim, gülüştük.

* * *

Avustralya, Avrupa’ya mı daha yakın yoksa Amerika’ya mı?

Coğrafi olarak ABD’ye daha yakın tabii. Tarihsel ve kültürel olarak ise Avrupa’ya, özellikle İngiltere’ye daha yakın olduğu kabul edilir. Bir kaç yıl önce yapılan referandumda Avustralya halkının yarısından fazlası Cumhuriyet rejimine geçmeyi reddetmiş ve Birleşik Krallık ile olan bağlarını sembolik de olsa eskisi gibi sürdürmeyi tercih etmiş. Diğer bir deyişle, İngiltere Kralı Charles (kaçıncı olduğunu hatırlayamadım) Avustralyalıların da kralı kabul ediliyor. Tabii, dediğimiz gibi bu sembolik bir ilişki. Avustralya parlamenter demokrasi ile idare edilen bir ülke.

Avrupa ile tarihsel, siyasal ve kültürel bağlarının sıkılığına rağmen, ağır ağır da olsa Amerikan modeline doğru bir yönelimden bahsediliyor bu kıta ülkesinde. Örneğin, eşitlikçilik (egalitarianism) prensibinden uzaklaşmaya başladığına dikkat çekiliyor. Eğitimin giderek pahalı hale geldiğinden, devlet okullarının kalitesinin düştüğünden, vergi gelirlerinde şirketlerin yükü hafifletilirken bireylerin yükünün ağırlaşmasından, sosyal güvenlik sisteminde çalışanlardan ziyade işletmelerin gözetilmesinden ve sağlık sisteminin hızla pahalı Amerikan sistemine benzemeye başlamasından şikayet ediliyor.

Ulusal güvenliği ise İkinci Dünya Savaşından beri zaten ABD’ye bağımlı hale gelmiş. Yeni dünya dengelerinin oluşmaya başladığı çağımızda, endüstriden ziyade komşularının iştahını kabartan zengin doğal kaynaklara dayalı ekonomisi ile, düşük nüfusu, buna karşılık karmaşık etnik yapısı ile, başta Çin ve Hindistan olmak üzere giderek güçlenen Güneydoğu Asya ülkelerinin ekonomik ve siyasi rekabetinden kaynaklanabilecek öngörülmesi zor problemleri ile bu kıta ülkesini zorlu bir geleceğin beklediğini söylemek için falcı olmaya gerek yok sanırım. Üç vakte kadar!

Recai Dönmez adlı kullanıcının avatarı

Geliştirici: Recai Dönmez

Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye Bölümünde öğretim üyesiyim. Eskişehir'de yaşıyorum. Burada başta "Eskişehir" olmak üzere, genel olarak şehir, sanat, kültür, üniversite, gezi izlenimleri ve "ne olacak bu memleketin hali?" konularında yazılarıma rastlayabilirsiniz.

One reply on “Melbourne: Sen Nerenin Şehrisin Yavrum?”

Hocam, hakikaten sitenizde yayınladığınız her yazınızı büyük bir hevesle okuyorum ve yaptığınız tespitler, değerlendirmeler üzerine özellikle dikkat ederek düşünüyorum. Bu yazımızda da Avustralya’nın Aborjinler ile ilgili oluşturduğu algı ve gerçekler hakkındaki tespitinizi ziyadesiyle beğendim. Memleketim Eskişehir, üniversitem Anadolu, akademi dünyası, kültür, edebiyat vs. hakkındaki yazılarınızın devamının gelmesi temennisiyle başarılar diler, teşekkür ederim.

Liked by 1 kişi

Yorum bırakın