Kategoriler
Üniversite Portre

Doç. Dr. Cem Doğramacı

UYARI: Bu yazıda anlatılan kişiler ve olaylar tamamen kurgu ürünüdür. Yaşayan, ölü ya da henüz ölmemiş kişilerle olan benzerlikler bir tesadüf eseridir. Ancak, sözü edilen kişileri yaratan sosyal ve kültürel koşullar yazıda anlatılanlardan çok daha gerçektir.
18 yaşını doldurmuş olsa da üniversite öğrenimine devam eden gençlerin bu yazıyı okumaları tavsiye edilmez. Bu uyarıya rağmen okumakta ısrar ederlerse olası psikolojik travmaların yol açacağı davranış bozukluklarından dolayı yazar hiçbir sorumluluğu kabul etmez.
Araştırma görevlilerinin, bu yazıyı bölüm başkanlarının ya da anabilim dalı başkanlarının refakatinde okumaları uygun olur.

Kendisini bölüme alan hocası gibi Avrupa ekolünü değil, Amerikan ekolünü temsil ediyordu. Derse elinde kahve ile girmek, kumaş pantolon altına spor ayakkabı giymek ya da blucin üstüne kravat takmaktan ibaretti bu temsil işi! Giyim tarzı ve tavırlarıyla “cool” görünmenin sırrını bulmuş gibiydi.

Müzik bilgisinin iyi olduğu söylenirdi. Anlaşıldığı kadarıyla rock, metal, punk ve benzerleriyle sınırlı bir müzik bilgisi vardı. En azından, çalıştığı anabilim dalına ilişkin bilgilerinin çok üstünde bir bilgiye sahipti müzik konusunda. Nasıl başarıyorsa yabancı rock starlarıyla kuliste çekilmiş fotoğraflar paylaşırdı sosyal medya ortamında. Bir dersin yarısını müzik konusundaki engin bilgisini öğrencilerine aktarmaya diğer yarısını da kendince kozmolojik sorunları çözmeye ayırırdı. Ders için önerdiği bir kaynak vardı sanırım. Oradan okuyup sınava hazırlanmak mümkündü. Aslında çoğu öğrenci buna gerek olmadığını bilirdi. Sınav soruları yoruma dayalı olurdu çünkü. “Yoruma dayalı” demek “sıkıntı yok” demekti öğrenci jargonunda!

İngilizceyi iyi konuşurdu! Ama İngilizcesi sayesinde bölüme alınmıştı dersek haksızlık etmiş oluruz. İngilizcesi ve prezantabl oluşu sayesinde bölüme kapağı atmıştı.

“Öğretim üyesi dediğin prezantabl olmalı” lâfını bir zamanlar çok duyardık. Doğrusu iş dünyasının hayatımıza soktuğu bu şık lâfın üniversitede ne anlama geldiğini çözmekte zorlanırdım ilk yıllarımda. Pazarlamacıların prezantabl olması gereğinin anlaşılır bir tarafı var, tamam. Bir üniversite mensubu neden prezantabl olmak zorundadır; işte orası bir muammaydı benim için. Zamanla üniversiteye adam sokuşturmanın ya da şu veya bu sebeple uygun görülmeyen kişileri üniversiteden uzak tutmanın kullanışlı bir aracı olduğu kanaatine vardım.

Kitap kurtlarının sevilmediği açık açık söylenirdi ilim-irfan yuvasında!

“Akademisyen” dediğin sosyal olmalıydı zamanın anlayışına göre. Bu sözcük yüze yayılmış bir şehvet hissiyle ve yüz kaslarına sirayet etmiş bir gerilimle telaffuz edilirdi. Sosyal derken sözcüğün toplumsal bir bağlamla alakası olmadığını tahmin etmişsinizdir. Şimdiki gençlere demode gelen akademik sosyetenin uyumlu bir üyesi olmayı ifade ederdi o devirlerde sosyallik. Odasına kapanıp kitaplarla haşir neşir olmak “asosyallik” belirtisi sayılırdı. Açıkça söylenmese de Yeşilçam filmlerinde çokça gördüğümüz bir tür salon adamlığı anlaşılıyordu sanki sosyal olmaktan. Nuri Alço gibi dışı parlak içi kötülük dolu salon adamı tiplerini kastetmiyoruz. Bir parça Önder Somer belki, daha çok ilk filmlerindeki Tarık Akan havası aranırdı müstakbel öğretim üyelerinde. O kadar yakışıklı olması beklenmese de Malkoçoğlu evresine geçmemiş siyah-beyaz filmlerdeki Cüneyt Arkın da makbuldü. Fiziksel görünüm önemliydi, fakat daha ziyade bölüm konforu diyebileceğimiz bir şey üstün tutulurdu eleman alımlarında. Üzerinde önemle durulan “prezantabl” olmaktan benim anladığım buydu.

Sözün burasında bir parantez açmak istiyorum:

(Yeşilçam filmleri sanıldığının aksine sadece halk tabakasının davranış kalıplarını değil, akademik tabakayı da etkilemiştir. Sığlığın etkileyici bir tarafı olduğunu düşünürüm. Bu tez önerisini bilim deryasına bir damla ölçüsünde de olsa katkı niyetine böylece dile getirmiş olalım.)

Devam edelim….

Şakalar yapılırdı; Stephen Hawking gelse bu üniversiteye giremez denirdi. Zamanın müesses nizamı prezantabl olmayı bırakın eciş bücüş bir adamdan başkasını göremezdi onun şahsında.

İki binli yıllara gelindiğinde dahi yaşını başını almış, şöhret sahibi olmuş hocalar genç asistanlara şarap kültürünün önemine dair söylevler çekerlerdi. Kendi zamanlarının kapalı ve yoksul taşra ortamının gerilerde kaldığını, yeni neslin bu mevzularda kendilerini çoktan aştıklarını düşünemezlerdi. Gençlerin bu öğütler karşısında birbirlerine alaycı gözlerle baktıklarını, kıkırdadıklarını da fark etmezlerdi robdöşambrlarından vazgeçememiş bu amcalar!

Kitaplarını-notlarını düzgün bir çanta yerine naylon bir poşet içinde taşıyanlar nazikçe uyarılmaz, şiddetle azarlanırdı! Elinde poşetle dolaşan biri prezantabl olamazdı haliyle.

Arada bir akademik ve bilime ilişkin konularda neler yapılması gerektiği konusunda tavsiyeler de verilirdi. Örneğin, bir sempozyum ya da kongre mi var, kendinizi göstermek için gözünüze kestirdiğiniz bir tebliği önceden okuyun, notlar çıkarın, sorular hazırlayın, tartışmalı bir kaç noktayı tespit edin ve havanızı basın denirdi! Diğer bir deyişle, dürüstçe ve içtenlikle eksiklerinizi giderin, bir konuyu yüzeysel olarak değil derinlemesine öğrenin, sabırlı olun, bilgiyi damla damla biriktirin ve damıtın, böylece zaman içinde olgunlaşın demek yerine, yolun başındaki gençlere işin -hadi o sözcüğü kullanmayalım- kurnazlığı öğretilirdi.

Yurt dışına çıkmış olmak çok önemliydi. Yurt dışı Avrupa ve Amerika’dan ibaretti. Yurt dışına çıkma bahtiyarlığına erişmiş olanlar, umreden dönmüş teyzeler gibi uhrevi bir alemden bahsedercesine “görmeniz lazım, anlatmakla bitmez” derlerdi! Yaşadıkları aydınlanmayı tarif etmekte sözcüklerin yetersiz kaldığını anlardınız tavırlarından.

Yurt dışına çıkmak halâ önemli görülse de dışarısının kapsamı hayli genişledi. Usuller de çok değişti. Teksir kâğıtlarına (gençler şimdi teksir kâğıdı da nedir diye soracaklar) daktilo ile, yani bir çeşit ekransız yazı makinesiyle yazılmış “bilgi ve görgülerini arttırmak üzere filanca yere gönderilmesi” yazılarının yerini elektronik ortamda doldurulmuş formlar, e-postalar, abstract’lar aldı. Donuk bir ışıkla aydınlanmış yüzler, kurnaz ışıltılar saçan gözlere dönüştü.

Doç. Dr. Cem Doğramacı da Machu Picchu eteklerinden Pasifik Okyanusu kıyılarına uzanan geniş bir coğrafyada sunduğu bilimsel tebliğlerle ülkesini başarıyla temsil etti; hatta en şahane tebliğ ödülü gibi ödüllerle döndü uzun ve yorucu bilim yolculuklarından. Büyük otellerin küçük odalarında, derin bir yalnızlık duygusu içinde sundu tebliğlerini. Nuri Bilge Ceylan’ın yalnızlığı türünden bir yalnızlık değildi onunki. Uluslararası kongre katılımcıları o anda kendi tebliğlerini sunmakla meşgul olduğu için dinleyici bulamamaktan kaynaklanan zorunlu bir yalnızlıktı! Zaten Kongrede ele alınan konular kozmosun bir toz ve gaz bulutu halinde bulunduğu evreden başlayarak öğrenme güçlüğü çeken ana sınıfı öğrencilerinin kuzenleriyle yaşadıkları psikolojik sorunlara ve çözüm önerilerine uzanan zengin bir çeşitlilik içerirdi. Yalnızlığının bir sebebi de buydu. Aynı ilgi alanına sahip iki kişinin aynı oturumda bir araya gelmeleri matematiksel olarak imkansızdı çünkü.

Her kongre dönüşünde katılım belgesini ve ödül beratlarını özenle çerçeveleterek arkasındaki duvara asardı. Ne kadar önemli ve faal bir akademisyen olduğu duvarından belli olurdu. Sunduğu tebliğlerin abstractları ise katılımcı sayısı kadar print edilmiş kongre kitapçıklarında ve bilimsel teşvik dosyalarında yüksek puanlarla yerini alırdı.

Atama kriterleri sürekli değişirdi. Bir sene içinde topladığınız puanların bir sonraki sene yetersiz kalması ihtimali her zaman vardı. O yüzden durup dinlenmeden her çeşit kategoriye uygun yayınlar yapmak kaçınılmazdı. Ülkede ağız tadıyla bilim yapmak gerçekten zordu. Vahşi sulamanın zararları çoktan anlaşılmış damla sulamaya geçilmişti ama “vahşi yayınlama” konusunda bir bilinçlenme emaresi henüz görünmüyordu akademik dünyada. Adeta köşe yazarlarıyla yarışıyordu memleketimin akademisyenleri.

İnsanlar çift yaratılmıştır denir. Pek fazla kişi bilmez ama akademik yayınlar da çift yaratılmıştır. Yazdığınız bir tezin ya da makalenin, sunduğunuz bir tebliğin aynı yumurta ikizleri gibi dünyanın bir başka köşesinde, örneğin Tayland’da ya da Çin’de ya da Madrid’de, Londra’da, New York’da, hatta kendi ülkenizin veri tabanlarında, üniversite kataloglarında yerini almış olması kuvvetle muhtemeldir. Bu nasıl oluyor henüz akıl sır erdirilememiştir. En mantıklı açıklama Tanrı bile insanları çift yarattığına göre buna şaşmamak gerekir şeklindedir.

Akademide yükselmenin ve ayakta kalmanın zorlukları çok olsa da zevkli tarafları vardır kuşkusuz. Sandığınız gibi değil. Küçük, mütevazı zevklerdir bunlar. Bilim insanlarına çok yakışır. Doç. Dr. Cem Doğramacı da büyük emeklerle ürettiği eserlerinin başına “önsöz” ya da “teşekkür” yazmaktan tarifsiz bir haz duyardı. Lâf aramızda eseri yazmak için harcadığı emekten çok daha fazlasını önsöz ya da teşekkür metni için harcardı. Ama teşekkür borcunu yerine getirmiş olmanın verdiği haz bütün yorgunluğunu alırdı. Üstelik önsözler her zaman ikizinden farklı olurdu. Aynı yumurta ikizlerini ebeveynlerinin minik ayrıntılar yardımıyla ayırt etmesi gibi bir şeydir bu.

Teşekkür etmeye anne-babasından başlardı. Bunda Batı ilahiyatının “original sin” öğretisinin bilinçaltı etkisi var mıdır tartışmaya değer bir konudur. Bekâr olduğu için, evli meslektaşlarının aksine karısından söz etme inceliğinden mahrum kalırdı. Partnerlerine teşekkür etmeyi çok istese de memleketin henüz o seviyeye gelmediği gerçeğini anımsar, kendini frenlerdi. Bir çeşit kişisel taviz olarak gördüğü bu davranışını bağrına taş basarak da olsa kabullenir, fakat daha çok memleket adına üzüntü hatta öfke duyardı! Üzüntüsünü neşeye dönüştüren eğlenceli çözümler bulduğu da olurdu zekâsı sayesinde. Sadece muhatabının anlayabileceği şiirsel diyebileceğimiz göndermeler yapardı ince ince.

Sonra esprili bir dille teyzesinin yaptığı nefis keklerden ve keklere eşlik eden kahveden söz ederdi. Yoğun çalışma temposu içinde enerjisini bunlardan alırdı çünkü. Bazen otantik görünme arzusu ağır basar kek-kahve ikilisinin yerini tepsi böreği-ayran alırdı.

Yetişmesinde emeği geçen hocalarının adını anmaması düşünülemezdi. Kıdeme ve unvana dikkat ederek, arasının iyi olmadığı bir kaç kişi dışında bölümdeki bütün hocalara tek tek teşekkür ederdi. Hocaları yayınlanan kitaba yaptıkları katkıya şaşsalar da memnun olurlardı.

Diplomatik bir dille rektöre ve üniversite idarecilerine teşekkür etmeyi de ihmal etmezdi. Kitabı üniversite tarafından basılmışsa diplomatik dil yerini derin minnet ve şükran duygularının arz edilmesine bırakırdı.

Teşekkür faslının en ciddi bölümünü yabancı bilim insanlarına ayırırdı. Sonu gelmeyecek gibi görünen uzun teşekkür listesinde Amerikalılar ve güney-doğu Asyalılar dikkat çekerdi. Doç. Dr. C. Doğramacı’nın uluslararası bir öğretim üyesi olduğunu kuşkuya düşmeden anlardınız. Türkiyeli meslektaşları gibi bu yabancılar da Doğramacı’nın çalışmasına yaptıkları birbirinden değerli katkılar karşısında şaşkınlık, hatta hayretler içerisinde kalırlardı.

Teşekkür konusundaki muazzam cömertliğini sadece bir husus gölgelerdi. Nedendir bilinmez ikizi Dr. Sa-Negiam Boonepart’ın ismi teşekkür listesinde geçmezdi!

Böyle böyle Doç. Dr. Cem Doğramacı kariyer basamaklarını tırmanarak zirveye ulaştı.

O şimdi bir profesör!

Üniversitesinde her zamanki özverili tavrıyla deneyimlerini ve birikimini dördüncü nesil bilim insanlarının yetişmesi için harcamaya ve tüm evrene ışık saçmaya devam ediyor, bireysel ve kurumsal bir gururla….

Recai Dönmez adlı kullanıcının avatarı

Geliştirici: Recai Dönmez

Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye Bölümünde öğretim üyesiyim. Eskişehir'de yaşıyorum. Burada başta "Eskişehir" olmak üzere, genel olarak şehir, sanat, kültür, üniversite, gezi izlenimleri ve "ne olacak bu memleketin hali?" konularında yazılarıma rastlayabilirsiniz.

3 replies on “Doç. Dr. Cem Doğramacı”

Cem Doğramacı ilginç bir tür tiplemesi. Gerçek mi yoksa yapıntı mı anlasılmıyor. Realiteye o kadar uygun. Her yazınız gibi bu da mükemmel doğurganlıklarla ve cağrısımlarla dolu Recai Bey kardeşim. Bir çırpıda okunuyor. Devamını diliyoruz. İnşallah bunlar bir kitapta da toplanır. Selamlar.

Liked by 1 kişi

Yorum bırakın