Sadettin Hoca’nın 50. Sanat Yılına Armağan
Sadettin’den önce onun desenleriyle tanıştım.
70’li yılların sonlarına doğru olmalı. Anadolu Lisesinde öğrenciydim. Yediler’de, yerinde yeller esen Emek Kafe’nin tam karşısında küçük bir kitapevi vardı. Sanat ve düşünce dünyasına yönelik ilgilerimizin yeni yeni uyandığı dönemler. Benzer ilgilere sahip gençlerin uğrak noktalarından bir kitapevi. Burhan (Erdem) abiyi de orada tanımıştım. Hüseyin (Atlansoy) henüz ilk şiirini yayınlamamıştı. İşlek bir caddeye bakan küçük vitrin camından süzülen izlenimler biriktiriyordu muhtemelen.
Mekân küçüktü fakat işlevi büyüktü! Lâkin, moda deyişle sürdürülebilir değildi.
Dükkanın tam ortasında bulunan inşaat kolonuna asılı, imrenerek baktığım desenlerin İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisinde okuyan bir öğrenciye, Sadettin Aygün’e ait olduğu söylenmişti.
Bazı isimlerin özel bir tınısı vardır benim için. Telaffuz edildiğinde fizikten ziyade ruhumuzun kimyasını etkileyen, kendine özgü bir renk kaynaşmasıyla, titreşimleri iç dünyamızda dalga dalga yayılan ve nihayet bir sükûnet duygusuyla sönümlenen bir içses yankısı adeta. “Sadettin” ismi böyledir. Ruhum kamaşmaz bu ismi duyduğumda. Kimyâ-yı Saadet etkisi belki de.
Sadettin, fizyonomisiyle uzak doğululara fazlasıyla benzer. Japonların bile kendisini Japon sandıklarını gülerek anlatır. Zaten hep güler yüzlüdür. Gülümsediğinde iki çizgiye dönüşen gözleri ve sakin tavırlarıyla bir uzak doğu bilgesinin rahatlatıcı etkisini yaratır muhatabı üzerinde. Ama aslında tatardır, Kırım tatarı.
Birinci Dünya Savaşında Rus ordusunda savaşmak zorunda kalan ve esir düşen tatarlar üzerinde incelemeler yapan bir Macar antropolog şöyle bir tespitte bulunmuştur: “Kırım Tatarları eğlenerek, Kazan Tatarları ise düşünceye dalarak şarkı söyler.” Tatarlığıyla bir ilgisi var mıdır bilemem ama, Sadettin neşeli cemiyetleri sever.
Sevmesine sever de, Sadettin, dramı olan bir insandır aslında. İçinde bir dram saklayan insanları ayrı tutarım. Acılarını sessiz bir olgunluk içinde yaşar bu insanlar. Belli belirsiz bir hüzün perdesinin ardına gizlenmiştir her şey. Yanlış anlaşılmasın lütfen! Sadettin dramatik bir insan değildir. Popüler dille söylersek drama yapan toksik insanlarla alâkası yoktur. “Taşların kalp atışlarını duyanlar” dan olamasanız da bir parça dikkat ve duyarlılık yeter Sadettin gibi insanları anlamaya.
Nar Ağacı Tablosu
Bir keresinde anne ve babasıyla ilgili şöyle bir hikaye anlatmıştı:
Ertugrulgazi’deki bahçeli evimizin arkasında, güneye bakan odamızın önünde her nasılsa bir nar ağacı çıktı . O incecik fidan kocaman bir ağaç oldu zaman içinde. Turuncu – kırmızı çiçekleri, narları, dalları ve yaprakları ile pencerenin önünü kaplayan bir ağaç. Babam güneşi kapatıyor, bahçenin düzenini bozuyor diye ikide bir o ağacı kesmeye çalışıyor. Annemse kendiliğinden arka bahçeyi dolduran o ağaca adeta Allah’ın bir lütfu, kutlu bir ağaç gözüyle bakıp seviyor. Kesersin kesmezsin meselesi pek bir tartışmaları, anlaşmazlıkları olmayan anne ve babamın adeta ters düştükleri tek mesele oldu. Sonunda annem “Ben sağlığımda bu ağacı kestirmem, çok istiyorsan ben öldükten sonra kesersin..” diyerek meseleyi kapattı.
Aradan uzun zaman geçti. Annem vefat etti. Babam 51 yıllık eşini kaybetti.
Hemen ardından…
Daha cenaze soğumadan,
Annemin hatırası,
Nar Ağacı,
Kesildi babam tarafından…
Sadettin şair olsaydı bunun şiirini yazardı. O bir seramik sanatçısı. Doğuştan, belki de soylu atalarından tevarüs ettiği yetenekli elleriyle, maddi özümüzü oluşturan toprakta buldu teselliyi. Muhteşem bir Nar Ağacı panosu yaptı. Bahçesaray’ın zümrüt yeşili, Tatar masallarında sözü edilen sihirli ağaçlar, Kırım türkülerinde kadınların acılarını şakıyan bülbüller bu panoda adeta dile geldiler.
Lâleler – Lâle Vazoları
Nisan ayı tüm görkemiyle gelince, Sadettin kucak dolusu lâleyle görünürdü kampüste. Uzun yıllar devam edecek bir yürüyüş başlardı böylece. Kampüsün bir ucundan öbür ucuna her yıl tekrarlanan bir yürüyüş. Bir gökkuşağıyla hâlelenmiş gibi tek tek dağıtırdı elindeki lâleleri.
Danışmadaki memurdan başlayıp, hocalara, sekreterlere, dekana, hizmetlilere, artık önüne kim çıkarsa takdim ederdi bu güzel çiçeği, annesini yad ederek.
Geleneğimizde kırlara çıkmak, bahçelerde gezinmek, başlı başına bir ritüeldir. Sadettin hiç de böyle bir kastı olmadan, farkına dahi varmadan kendi tarzında bir geleneği ihya etmiştir. Aradan geçen onca yıla rağmen Sadettin’i görenler lâleyi, lâle görenler Sadettin’i anımsar.
İçimizi sevinçle aydınlatan bu ritüelin geçmişi 1994 yılına uzanır. Lâle soğanının Hollanda’ya gidişinin 400. yılıdır o yıl. Bu münasebetle Mimar Sinan Üniversitesi ile Hollanda Büyükelçiliği “lâle vazoları” konulu bir sergi düzenler. Türkiye ve Hollanda’dan on’ ar sanatçı davet edilir. Sadettin de davet edilenler arasındadır. Hollanda’ya giderken annesine bir isteğinin olup olmadığını sorar. Çiçekleri çok seven annesi de “lâle soğanı getir, bahçeye ekerim” der. Bir dalgınlık, bir ihmal anneye verilen söz tutulamaz. Anne vefat edince zamanında yerine getirilmeyen sözün ağırlığı çöker yüreğe. Dağıtılan lâlelerin aydınlattığı yüzler bir tesellidir artık.
Bir de lâle vazoları. Her biri eşsiz güzellikte, özgün bir tasarımın ürünü olan şık lâle vazoları.
Bu hikayeden bizim İİBF’nin Dekanlık Ofisi de nasiplenir. Sadettin, ofisin girişindeki duvarı seramikten tek tek elleriyle yaptığı lâle motifleriyle donatır. Kampüsün en zarif en hoş ofisidir bu yüzden orası.
İsmi Hatice
Sadettin’in dikkate değer çalışma konularından bir diğeri mezar taşlarıdır. Yanlış okumadınız bildiğiniz mezar taşlarından söz ediyorum. Bunları soyut seramik heykeller olarak yorumlayanlar da vardır. Olabilir. Geleneğimizdeki klasik mezar taşlarını heykel sanatının seçkin örnekleri olarak nitelendirmek isteyenler öyle de bakabilirler.
Sadettin, mezar taşlarına yönelik ilgisinin arkasındaki olayı şöyle anlatır:
Hatice, Ertuğrulgazi’den bitişik komşumuzun kızıydı.
İncecik, upuzun boyu, kıvırcık-sarı saçları, mavi-yeşil gözleriyle cıvıl cıvıl çok güzel bir kızdı.
Lisede voleybol takımındaydı. Ayrıca bir spor kulübünde oynuyordu.
Liseyi bitirmiş miydi, üniversiteye mi hazırlanıyordu ya da kazanmış mıydı orasını bilmiyorum.
Bir gün yavrucağızın amansız hastalık denilen hastalığa yakalandığını öğrendik.
Önce bir kolunu omuzundan kesip aldılar. İçinde kolu olmayan gömleği ile bahçede gezinirken görmüştüm.
Annem anlatmıştı, hastanede yatarken sitem edermiş: “Semiha Hanım teyzeciğim… daha yirmi yaşındayım, bu yaşta da ölünmez ki..”
O yaşta öldü maalesef…
Bir kolu omzundan kesilivermiş tors, Hatice’nin anısına yapılmış mezar taşıdır!
“İsmi Hatice”
Sadettin daha sonra ölüm konusunu işlemeye devam etti. Birbirinden değerli eserler üretti. Hatta mermeri malzeme olarak kullandığı eserlerinden biri (bana göre bir çeşit musalla taşı) İstanbul Büyükşehir Belediyesince ödüllendirildi. Şehzadebaşı Camiinin hemen yanı başındaki yeşil alanda sergilenmeye devam ediyor.
Acıklı bir hikayeden sonra, ölümden-mezar taşından söz ederken münasebetsizlik sayılır mı bilmiyorum ama anlatacağım. Şair Lâle Müldür, Sadettin’in sözünü ettiğimiz mezar taşlarının yer aldığı bir sergiyi gezerken, sağ elinin parmaklarını tabanca namlusu gibi eserlere doğrultarak, muzip bir şekilde “Fallus bunlar, fallus!” der hayli yüksek bir sesle.
Sergiler… Sergiler… Ve Müzede Müzik
Sadettin, nitelikli bir sanatçı olmasının yanı sıra son derece çalışkan bir yöneticidir. Çağdaş Sanatlar Müzesi ve Karikatür Müzesi en güzel, en faal dönemlerini onun idareciliği zamanında yaşamıştır. İş yapma yeteneği ve pratikliği müthiştir. Haftalarca aynı gün aynı saatte kesintisiz bir şekilde sürdürülen Müzede Müzik etkinlikleri sadece Eskişehir’in değil, Türkiye’nin en başarılı sanatsal etkinlikleri arasında yer alır rahatlıkla.
Onca işi arasında İİBF’yi de bir sanat merkezine dönüştürmüş, yüzlerce sergiyi binlerce öğrencimizle buluşturmuştur SADETTİN HOCA.
Kendisine teşekkür ederiz!