Şimdi şaşıyorum!
Sezen’in şarkısını ilk duyduğumda henüz on yedi yaşındaymışım.
On yedi yaş! Güzel şeylerin başlangıcı gibidir değil mi? İlkbahar tazeliğini, yeşil sürgünleri, uçuk pembe tomurcukları çağrıştırır. Gökyüzü sağlam görünür. Güneş yakıcı değil, ılıktır. Sonsuz bir iyimserlikle her an her şeye gülmeye hazırsınızdır.
Öyleyse, “şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler” sözlerinin tekdüze bir şekilde yinelendiği bir şarkı, henüz on yedisindeki bir genci nasıl bu kadar etkileyebilmiştir?
“On yedi yaş melankoli krizlerinin zirve yaptığı bir yaştır” diye açıklayabilirsiniz soğukkanlı bir şekilde. Öyledir muhtemelen, bir şey diyemem. Sadece, kendini bilmezler için muhatabının gençlik anılarını kurcalama fırsatı sunmasından korkarım böyle bir sorunun.
Ama daha onyedi yaşındasınız! Kaç yılınız, yıllarınız kaybolmuş olabilir ki? Melankoli kriziyse mesele, aradan on yıllar geçtikten sonra, yaşlar kemale erdiğinde bir şarkı farklı şekilde de olsa etkisini muhafaza ediyorsa, ona ne demeli!
Şimdi de bıyık altından gülüyorsunuz. Fark etmedim sanmayın! Sizinle muhatap olmayacağım beyefendi.
Daha giriş kısmında sarılmış sarmalanmıştım.
Şarkının diyorum.
Sözler başlamadan çoktan havaya girmiştim. Önceden hazırlanmış bir odanın içine çekilmiştim adeta.
Eskilerden yine bir “Hotel California” vardır. Gençler bilmez. Bülbülderesi’ndeki öğrenci evinde çokça dinlerdik. İşte onun introsu da içine çeker insanı. Gerçi o ayrı bir hikaye. İnsicamımız bozulmasın diyoruz ama ne mümkün! Hatıralardan söz açınca elde olmadan bir çağrışım seline maruz kalıyoruz. Anılar birbirini tetikliyor. Dallanıp budaklanıyor. Bir doğrultu tutturmakta zorlanıyor insan.
Evet, Bülbülderesi! Hemen yukarısı Fıstıkağacı. Bülent’in İsmet Özel’le yaptığı meydan muhârebesini ağzımız açık izlediğimiz o gün.
O gün Sezen Aksu filan dinlemedik evde. İsmet Özel’i zaten Bülent susturmuştu.
Kaybolan Yıllar’ın introsu diyorum…
O yüksek girişten sonra bir patlama bekliyor insan. Duyduğum, içe kapalı bir ses. Kendi kendine konuşan bir ses. Kendi kendine söylenen nerdeyse. Şikâyet etmiyor. Söyleniyor sadece. Ve söylene söylene finali yapıyor. Telaş yok. Acele yok. Zaman ağırlaşıyor. Ve ben on yedi yaşındayım. Tüy gibi hafifim… Sanıyorum.
Ben on yediysem Sezen de yirmi üçünde olmalı şarkıyı yazdığında.
Sezen için bir “ilk aşk” acısı mı? Kim bilir! Sezen Aksu bu.
Yoksa kaçırdığı fırsatlara mı ağlıyor? İkinci bir şans için bir yalvarış mı?
Söyleyişinde bir soğukkanlılık var sanki. En azından girişte. Finalde arabesk bir haykırışa dönüşüyor sesi. “Kaybolan Yıllar”ın böylesine sevilmesi bu yüzden mi?
Çocuk cennetinde işlenen ilk günah belki de. Masumiyetin yitirilişi!?
Benim için kaderin kendisini erken çağda hissettirişi. Ve sonra sürekli bu yitirişi anımsatması. Bir de gri-mavi bir filtrenin ardında İstanbul. Saçlarımda serin-ıslak rüzgar. Sağımda deniz, dalgalar; içimdeki şarkı: kaybolan yıllar.
Vapurla Üsküdar’a geçiyorum. Mahmut karşımda oturuyor. Pırıl pırıl. Türk filmlerindeki gibi. Tertemiz, kravatlı, takım elbiseli. Henüz tanışmamışız.
En son konuştuğumuzda, telefonla, cümleleri kesik kesikti. Ne dediğini anlamakta zorlanıyordum. Sığınacak bir yer, bir teselli arıyor gibiydi. Sonra… sonra, uzun bir sessizlik, bir kopukluk. “Aradığınız kişiye ulaşılamıyor” anonsu…
Şu an yapabileceğin hiçbir şeyin kalmadığını biliyorsun.
Hiçbir şey! Tek bir söz, iki satır dokunaklı veda mektubu, Ayrılık tek perdelik oyun (ağlatı türünde)… Hiçbirşey!
Sonuna geldin. Aslında hep sondaydın…
Sondan kaçtın.
Sondan evet kaçtın! Yazmak senin için -gizliden gizliye- “son”u durdurmaktı.
En ilkel yaklaşımla, ben ölsem bile yazdıklarım kalacak diyordun. Yazdıklarınla ölüme meydan okuduğunu sanıyordun; kibir, afır tafır, seni gidi ölümsüzlük hortlağı!..
Şimdi buz gibi sabaha karşı yalnızlığındasın…*
Ah, Selim İleri!
Bütün maddi örtülerinden soyunmuşsun son anında. En çıplak halinle var olmuşsun. Ve sabaha karşı, gece gündüze tam geçmeden kendi mahkemeni kurmuşsun. Yargıç-Savcı-Sanık üçü bir arada! Bahçende darağacı hazır, bekliyor.
“seni gidi ölümsüzlük hortlağı!”
Her yanım buz kesti, şu dört sözcüğü buraya taşırken! Ben senin için, hiç kimse için böyle bir cümle kuramam. En sert eleştirmen bir araya getiremez bu sözcükleri. Sen kendine nasıl söyleyebildin bunları? Hangi kalpsiz “özeleştiri” deyip geçiştirebilir bu satırları?
“Kaybolan Yıllar” ve Selim İleri’nin yukarıdaki satırları… İkisi de zaman karşısındaki yenilgimizi mi anlatıyor?
Kırılgan bir şarkı -yerli yersiz kullanılan bir sözcük daha-.
Gücenik diyelim onun yerine; evet gücenik bir şarkı ile sabaha karşı kurulan bir yazarın özmahkemesi, ikisi de geçen zamanı geri çağıramayacağımızı, bildiğimizi sandığımız bir şeyi anlatıyor bize. Bu katı-gerçeğe rağmen bir şarkıya, bir cümleye, bir hatıraya sığınmaya çalışıyor, sanatta teselli arıyoruz.
Öyle mi?
Kırık bir teselli belki!
Olsun!
Şarkı söylemeye, şiir yazmaya, hikâye anlatmaya devam.
NOT:
* Selim İleri, Sen Diye Biri, T. İş Bankası Kültür Yayınları, 2025.
One reply on ““Kaybolan Yıllar””
Kalemine ve gönlüne sağlık Sayın Hocam.
iPhone’umdan gönderildi
BeğenBeğen