“Diriliş” nedir?
Bu soruya verilebilecek kısa ve objektif yanıtlardan biri şudur:
“Diriliş, bir dünya görüşüdür”.
Kuşkusuz, “Diriliş” bir dünya görüşüdür.
Böyle demekle Diriliş kavramının Öte Dünya ile olan ilişkisini, Amentü bağlamında “ölümden sonra kalkış-basübadelmevt” boyutunu, diğer bir deyişle metafizik boyutunu ihmal etmiş olmuyoruz. İnancımıza göre bu dünya ile öte dünya birbirine bitişiktir. Diriliş Görüşü her iki dünyayı kapsayan bir derinliğe sahiptir.
Üstad, Çıkış Yolu II başlıklı eserinde şöyle der:
“Vahiy, en ümmi insandan, en entellektüel insana kadar herkese hitab ettiğinden, doğrudan diriliş gibi soyut olarak anlaşılacak bir kelime söylenmemiş, göz önünde canlandırabilmek için ‘kalkış’ kavramı kullanılmıştır ki, bu, arapça dil yapısına da çok uygun düşmekte. Tek başına ‘ba’s’ kelimesinin anlamına gidersek, diriliş olmaz. Ancak mecazi anlamda, yine gerek Kur’an-ı Kerim’de, gerekse dilde, diriliş anlamında kullanılmıştır.” (s.16)
Kısaca ifade etmek gerekirse, Diriliş kavramı hem metafizik hem de tarihi-sosyolojik bağlamı dolayısıyla bireyden topluma, toplumdan tüm insanlığa uzanan bir kuşatıcılığa sahip kapsamlı bir kavramdır.
Konuşmamıza “Dünya Görüşü” vurgusuyla başlamamızın bir diğer nedeni Dirilişe ilgi duyan pek çok kişinin onun edebiyat alanındaki verimleri dolayısıyla, Dirilişi bir edebi akımdan ibaret görme eğilimleridir. Dirilişi bir edebiyat akımı, hatta düşünce akımı çerçevesiyle sınırlandırmanın eksik bir değerlendirme olduğunu düşünüyoruz. Böyle yaptığımızda kendimizi ve mensubu olmaktan onur duyduğumuz büyük Milletimizi, Dirilişe kapamış olmaktan korkarız. Halbuki bir açılıma, büyük bir açılıma duyduğumuz ihtiyaç günden güne şiddetlenmektedir. Kastettiğimiz açılım Diriliş Açılımıdır elbette.

Klasik bir sözdür: “Tüm gayretlere rağmen problem çözülmüyorsa, bakış açını değiştir.”
İşte Diriliş Görüşü iki yüzyılı aşkın bir zamandır içinde kıvranıp durduğumuz kısır döngüden bizi kurtararak yeni bir bakış açısı geliştirmemize imkân sağlayacağına kuvvetle inandığımız bir yol, bir yöntemdir.
Üzerine basarak “Diriliş, bir dünya görüşüdür” dedik. Peki “dünya görüşü” dediğimiz şey nedir?
Onu da kısaca açalım;
“Dünya görüşü”, bir kişinin ya da topluluğun dünyayı, insanı, toplumu ve yaşamın anlamını nasıl kavradığını belirleyen kapsamlı düşünce çerçevesidir. Yani tek bir fikir değil; gerçeklik, bilgi, değerler ve yaşam amacı hakkında birbirini tamamlayan inançlar bütünüdür.
Şöyle de diyebiliriz:
Dünya görüşü; varoluşsal, diğer bir deyişle ontolojik, epistemolojik ve etik nitelikteki temel sorulara verilen tutarlı cevaplar sistemidir.
Bize göre, “Diriliş Görüşü” bir dünya görüşünün olmazsa olmazları arasında yer alan bütün bu kapsamlı unsurları içermektedir.
Daha açık bir deyişle, hem bir fert olarak bireysel hayatımızı anlamlı kılan; hem içinden çıktığımız topluma karşı sorumluluk ödevimizi yerine getirme imkanını bize sunan; hem de tüm insanlığa teklif edilebilecek evrensel bir mesaj içeren bir dünya görüşüdür Diriliş.
İlginçtir, Üstad, Diriliş kavramını 60’lı yılların başında ilk kez gündeme getirdiğinde toplumun geleneksel anlamda dindar diyebileceğimiz ve eli kalem tutan kesiminin bu kavramı yadırgadığını, yadırgamanın ötesinde tepkiyle karşıladığını söyler Hatıralarında. Şiirinin ve düşünce yazılarında kullandığı dilin nasıl karşılandığını tahmin edebilirsiniz!
Benzer bir tepkisel davranışa biz de 90’lı yıllarda tanık olduk.
Bu sefer tepkinin sebebi Üstadın Diriliş Partisini kurmasıydı!
Aradan 30 yıl geçtikten sonra Üstadın bu sefer başka bir sebeple bir kez daha tepkiyle karşı karşıya kalması üzerinde durulması gereken ve irdelenmesi gereken bir konu.
Tabii, suskunluk ya da kayıtsız kalma gibi pasif tutumlar da tepkiselliğin değişik halleri olarak değerlendirilebilir.
Bugünlere geldiğimizde Diriliş kavramı artık yadırganmıyor. Tam tersine meydanlarda, her türlü medya ortamında yüksek sesle telaffuz ediliyor. Hatta bir çeşit popülarite kazandığı dahi söylenebilir. Kavram Üstadın ona yüklediği anlam bağlamında tam olarak anlaşılmış mıdır, orası tartışılabilir. Diriliş görüşünün halk üzerinde bir etki yaptığına dair somut belirtilere henüz tanık olamasak da Diriliş kavramının zaman içinde kabul görmesi gibi Üstadın özellikle medeniyet bağlamında geliştirdiği fikirlerin aydın kesimde derinlemesine bir iz bıraktığını gözleyebilmek mümkün. İçten içe işleyen bir iz ya da etkiden rahatlıkla söz edebiliriz.
Dünya görüşleri aydınlar söz konusu olduğunda sanıldığından çok daha büyük bir öneme sahiptir. Burada teorik, felsefi, sanatsal, entelektüel ya da kültürel vb. fikri bir önemlilikten bahsetmiyoruz. İşin bu yönünü tartışmak zaten gereksizdir. Benim kastettiğim pratik hayattaki sonuçları bakımından söz konusu olan bir önemlilik durumu. Diğer bir deyişle, tarihi-sosyolojik hatta politik bir önemi ve sonuçları vardır dünya görüşlerinin.
Güncel olanlardan başlayarak ne demek istediğimizi anlatmaya çalışalım.
Ancak, bir yanlış anlamayı önlemek isterim. Meseleleri tek sebebe “indirgemeci” bir yaklaşımla ele almıyorum. Toplumsal ve tarihi olayların hayli karmaşık, çok boyutlu olduğunu hepimiz biliyoruz. Ama bazen meramımızı daha iyi ifade edebilmek için kendimize belli sınırlar koymak durumunda kalıyoruz.
Özet olarak dedik ki; dünya görüşleri sadece soyut felsefi-fikri spekülatif önermelerden ibaret değildir. Pratik ve somut sonuçları da vardır. Son tahlilde bir azınlık topluluğu olarak niteleyebileceğimiz aydınlar, bütün olan-bitenlerde kitlelerden daha fazla bir etkiye, bir role, bir paya, kaçınılmaz olarak da bir sorumluluğa sahiptirler.
Örneğin Siyonizm-İsrail meselesini ele alalım.
Denilir ki: “Siyonizm siyasetten önce edebiyatta doğdu.”
Bu sözü ülkemizde İslam düşüncesinin edebiyatçıların hakimiyetinden kurtarılması gerektiğinden dem vuranlara ve edebiyatçıları küçük gören ekran aydınlarına ithaf edelim ve geçelim!
İsrail devleti yıllarca süren edebi, kültürel ve fikri bir mücadelenin sonucudur.
Bâtıl ve beyhude olsa da Hakikat karşısında zâil olmaya mahkûm bulunsa da Siyonizm temelde bir aydın hareketidir. İdealist Yahudi aydınlar, düşünürler, sanatçılar olmasaydı, Siyonizm dokuz kollu Yahudi şamdanı gibi her yönden çalışmasaydı bugün İsrail diye bir şey olmazdı.
Avrupa Birliği de temelde bir aydın hareketidir.
Birleşik bir Avrupa devleti fikrini ilk ortaya atanlardan birinin Dante olduğu kabul edilir. Emanuel Kant da kalıcı bir barış için ortak bir Avrupa Federasyonu kurulması gerektiğini söylemiştir. Roussaeu bir Avrupa Konfederasyonundan söz etmiştir. Saint-Simon Avrupa’nın yeniden örgütlenmesi üzerine yazılar yazmış ve özellikle uluslarüstü bir Avrupa düzeni fikrini savunmuştur.
Öğrenci arkadaşlarımız iyi bilirler. Erasmus adında uluslararası bir öğrenci değişim programı vardır Avrupa Birliğinin. Türkiye’de “Deliliğe Övgü” eseriyle bilinen bu 16. Yüzyıl filozofunun ismi neden en büyük değişim programına verilmiştir dersiniz? Erasmus Avrupa’nın ortak bir sanat ve bilim anlayışının çatısı altında birleşmesini savunmuştur da onun için.
Ve nihayet çağdaş Avrupalı aydınlar 20. Yüzyılda bu fikri hayata geçirmişlerdir.
Fransız ve Rus Devrimlerinde aydınların ve liberal, Marksist vs. dünya görüşlerinin güçlü etkisini ve günümüze uzanan somut sonuçlarını anımsatmakla yetinelim.
Bazılarının Türk devrimi dedikleri kendi yaşadığımız, yaşamaya da devam ettiğimiz tecrübe de pek çok sebebin yanı sıra sonuçta Batıcı dünya görüşlerinin ve aydınların bir eseridir. Başımıza gelenler halkımız İslam’dan uzaklaştığı için olmuştur demek basit bir değerlendirme olur. Cumhuriyet tarihi boyunca halkın yaptığı bir “direniş” olarak nitelenebilir belki. Ancak, Üstadın bir yazısında vurguladığı gibi “direnişten dirilişe” geçilememiştir. Direniş yıpratıcıdır sonuçta. Toplumumuz da yıpranmıştır. Her gün tanık olduğumuz, bireysel veya ailevi gibi görünen ama aslında toplumsal sorunların dışa vurumu niteliğindeki faciaların tarihi-sosyolojik köklerine inmeden, dahası kökene inmenin ötesine geçerek topluma bir ideale dayanan bir dünya görüşü sunmadan önerilecek bütün çözümler yüzeysel-teknik öneriler olmanın ötesine geçemeyecektir.
İşte Üstadın büyüklüğü tam bu noktada karşımıza çıkmaktadır. Üstad, Allah’ın ona lütfettiği deha ve olağanüstü yetenek sayesinde büyük bir şair, büyük bir edebiyatçı ya da akademisyen-düşünür, hatta devlet adamı olabilirdi. Bütün seçenekler önündeydi. Bunlardan birini seçseydi toplumda yine saygıyla anılırdı. Fakat o farklı bir tercih yapmayı seçerek ömrünü bereketlendirmiştir. Dosdoğru bir istikamet üzere sabır, özveri, tevazu, vakar içinde geçirdiği bütün ömrünü Diriliş Görüşünü inşa etmeye adamıştır.
Böylece, Diriliş Görüşünün birincil muhatabı olan ve bir istikamet arayışındaki aydınlarımıza Büyük Ülkemizin geleceğini esenliğe ulaştıracak bir anayol inşa edilmiş, bir yapı kurulmuştur.
Diriliş Görüşünün en önemli işlevi bence budur.
Bizim hikayemiz bir bakıma “Babalar ve Oğullar” hikayesidir.
Rus yazar Turgenyev’in klasik romanına bir gönderme yaptığımı anlamışsınızdır.
Üstadın o muhteşem “Masal” şiirine de gönderme yapabilirdik.
Biz Turgenyev’in dünya literatürüne armağan ettiği sembolik ve alegorik bir ifade olan “Babalar ve Oğullar” deyişinden devam edelim:
Tanzimatçı dedeler, Meşrutiyetçi oğullar, Cumhuriyetçi torunlar ve devamı….
Tanzimatçı dedelerimiz Batı’nın o kadar da kötü olmadığı kanaatindeydi. Batının iyi yönlerini almakta bir sakınca yoktu onlara göre. Seçici bir yaklaşımla bireysel ve toplumsal hayatımızı asırlardır alışık olduğumuz geleneklere göre sürdürebilir, buna karşılık kamusal hayatımızı idari ve hukuki reformlarla batılı örneklere göre yeniden düzenleyerek hayatta kalmayı başarabilirdik.
Ancak, ardından gelen Meşrutiyetçi oğullar babalarını yüzeysel ve fazla temkinli olmakla itham ettiler. Bu şekilde bir yere varılamazdı. Devleti düzeltmek yetmezdi. Sistemi kökten sorgulamak gerekirdi. Bir zihniyet dönüşümüne ihtiyaç vardı.
Ve nihayet Devlet-i Âliyye’nin, yani Yüce Devletin yıkılışıyla onun bıraktığı coğrafi boşlukta kurulan onlarca (45 ila 60) devletten biri olarak içinde yaşadığımız Türkiye Cumhuriyeti ortaya çıktı.
Yorgan gitti ama kavga bitmedi!
Cumhuriyetçi torunlara göre hem dedelerimiz hem de babalarımız mevzuyu anlamamışlardı. Çocuklarına okulda “geçmişi unut, yeni yolu tut” şiirleri ezberlettiler. Artık problem batılı olup olmamak değil, nasıl bir batılı olmamız gerektiğidir. Onlara göre işin esası çözülmüştü. Bundan sonrası “tarz” meselesiydi.
Üstadın ifadesiyle;
“Hatta o kadar ki, “batıyı seçme” problemini konuşmak, aydınları üzmekte, onlara soğukkanlılıklarını kaybettirmekte, tartışmayı hemen gazete ithamlarına havale edip bir polis işi haline getirmeye sürüklemektedir.” (Diriliş Dergisi, Sayı:2, Mayıs 1960)
Üstad, bu tutuma “batı hayranlığı” demez. Ona göre bu bir “batı mağdurluğu”dur.
Üstad haklı! Şunun için haklı…
“Hayranlık” sonuçta takdir etmeyi de içermesi nedeniyle olumlu bir tarafı olan bir duygu durumudur. Ancak, eleştiriyi ve dikkati terk etmiş topyekûn hayranlık patolojik bir sorundur. “Celladına âşık olmak” denir buna. Kendisini ezen, sömüren, zarar veren kişiye duyulan irrasyonel sevgi ya da sempati bir süre sonra kaçınılmaz bir mağduriyete yol açar. Bu nedenle aydınımız mazur değil ama mağdurdur.
Kim mazur, kim mağdur konusunda bir matris hazırlayabiliriz:
Bana göre halk hem mazur hem de mağdurdur; politikacılarımız dahi büyük ölçüde mazurlar grubuna dahil edilebilir. Mağdur da sayılabilirler. Coğrafyamızda politika yapanlar her sabah uyandıklarında yüzlerce pratik soruna bir çözüm bulma baskısı altında hareket ederler. Yakın tarihimizin geçmiş tecrübelerinden hareket edersek onlardan ileri görüşlü olmalarını beklemek rasyonel bir beklenti değildir bence.
Aydınların ise mazur görülme lükslerinin olmadığını düşünüyorum. Onlar mağdurlardır!
Batının sözde ihtişamından sadece gözlerimiz kamaşmadı, aklımız ve ruhumuz da kamaştı! Öyle ki kendi aklımızla düşünemez olduk. “Elalem ne der!” deyişi aydın için “Batı ne der” psikozuna dönüştü adeta.
Örneğin, Üstadın bütün ömrünü adadığı, her yönüyle ilmek ilmek dokuduğu “İslam Birliği” fikri karşısında ortalama aydınımızın geliştirebildiği argüman “Batı bunu kabul etmez” den öteye geçememiştir.
Daha spesifik bir örnek vereyim:
Ben hukuk ve maliye okudum. Lisans düzeyinden itibaren bütün okumalarımda karşıma çıkan, hepinizin bildiği meşhur bir belge var: Magna Carta.
800 yıl öncesinden kalma bir belge.
Bu belgeye neden önem verildiğini sosyal bilimler tahsil eden herkes bilir.
Bütün ders kitaplarında karşımıza çıkar çünkü.
Anayasal rejimlerin doğuşu, hukukun üstünlüğü ilkesi, parlamentoların oluşumu, kanunsuz vergi olmaz ilkesi vs. hep bu belgeyle ilişkilendirilir.
1215 yılının İngiltere’si iddiasız, sorunlarla boğuşan bir orta çağ ülkesinden başka bir şey değildi halbuki. İngiltere’nin öznel şartlarında ortaya çıkmış tarihi bir fermanın parlatılarak anıtsal bir hukuk metnine dönüşmesi yüzyıllar boyunca mahkemelerce, düşünürlerce, hukukçularca tekrar tekrar yorumlanmasından ve daha sonra İngiltere’nin bu fikirleri bütün dünyaya yaymasından dolayıdır.
Önceleri Magna Carta bile denilmeyen bu kraliyet fermanının, Magna Carta Libertatum, yani Büyük Özgürlük Fermanı ismiyle anılması dahi çok çok sonradır.
Magna Carta’nın Batı dünyası için bilinen önemini burada tekrarlamaya gerek yok.
Vurgulamak istediğimiz Batının kendi tarihi koşulları içinde ortaya çıkmış bir belgenin, ondan çok daha görkemli çok daha zengin tarihi, kültürel, siyasi bir geçmişe sahip İslam Dünyası aydınları üzerinde yaratılan dogmatik etkinin araçlarından birini oluşturmasından ibarettir.
Hiç unutmuyorum Anayasa Hukuku hocamız Magna Carta’ya ilişkin klişeleri anlattıktan sonra sözü bizim 1808 tarihli Sened-i İttifak belgesine getirmiş ve şöyle demişti:
“Sened-i İttifak bizim gecikmiş Magna Cartamızdır. 600 senelik bir gecikme. Biz zaten hep geriden gelen bir toplumuz!”
Hoca bir cümlede altı asrımızı çöpe atmıştı.
Oysa, iki tarihi belge arasındaki yegâne ortak nokta birini İkinci John, diğerini de İkinci Mahmud’un imzalamış olmasıdır!
Bir şairimiz de şiir diliyle benzer bir şey söylemiştir:
“Ne şu ne busun
Oğlum Mernus
Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.”
(Bedri Rahmi Eyüboğlu)
Biri Anayasa Hukuku profesörü, diğeri şair. Bana göre ikisi de batı mağduru.
İkisi de umutlarını asla gelmeyecek bir otobüse bağlamışlar. Bilememişler uygarlık denen şeyin başkasının otobüsüne, dolmuşuna binmek demek olmadığını.
Otobüslü dizeleri anımsayınca elimde olmadan Üstadın bu dizelere karşılık gelecek bir şiiri, bir dizesi var mıdır diye düşündüm.
Şöyle demiş Üstadımız “İlk” başlıklı şiirinde:
Yanlış trenden indin seni şehrin aynasından geçirdiler
Üstad, tabii bu şiiri Bedri Rahmi’ye bir yanıt olsun diye yazmamıştır. Şiir bir bütün olarak bende “ilk aşk” temasını çağrıştırdı. Çocukluk masumiyetinin kaybolması belki. Ancak, modern şiir çok katmanlı bir anlam ya da duygu yapısına sahiptir. Dolayısıyla, Üstadın bu şiirini aydınlarımızın masumiyetlerini yitirmeleri, Batı uygarlığına adeta ilk aşk duygusuyla bağlanmaları şeklinde okumak da mümkündür.
Son Söz:
Biz “yeşil sarıklı ulu hocalara” yetişemedik!
Kolejlerin, fakültelerin, yüksek lisans, doktora programlarının bize öğretmediklerini biz Üstad Sezai Karakoç’tan öğrendik.
Diriliş Görüşüyle “batı mağduriyeti” sona ermiştir. Bundan sonra mağdur edebiyatı yapmak kimseye yakışmaz. Hele aydınlara hiç yakışmaz.
Diriliş Görüşü bir çağrıdır: Hakikatin çağrısı.
Üstad, ömrü boyunca Hakikatin çağrısını dile getirmekle yetinmemiş, bu çağrının ardında sağlam bir şekilde durmuştur.
Önümüzdeki soru şudur:
Biz aydınlar olarak bu çağrıya uyarak hakikatin gereğini yapacak mıyız?