Kategoriler
Anı Gezi

Avustralya Notları

Çocukların can sıkıntısı kendilerine özgüdür. Bir çocuk “canım sıkılıyor” diyorsa gerçekten canı sıkılıyordur. Oyun ihtiyacı karşılanmıyor olabilir, merak duygusu giderilmemiştir filan. Belki de o muazzam enerjisini yönlendirebileceği bir şey bulamıyordur. Bir şey eksiktir hayatında, bir oyun, bir etkileşim… Katışıksız fakat anlık bir sıkıntıdır onlarınki ve çocuklar için o kadar da kötü değildir.

Yetişkinlerin canı değil içi sıkılır bence. Ruhları sıkılır. Yapacak bir şey bulamamaktan değil, yapacak çok şey olduğu halde canları sıkılır onların. Geçmişi düşünürler, gelecek kaygısı taşırlar, vesvese kumkuması olurlar, hesap sorarlar vs. vs. Hep bildiğiniz şeyler işte!

Çocukluğumda can sıkıntısı ile başa çıkmanın yollarından biri hayal kurmaktı. Yeterince kitap, oyuncak, film vs. yoktu hayatımızda. Oyuncaklarımızı çoğunlukla kendimiz yapar, oyunlarımızı kendimiz icat ederdik. Bu yüzden hayal gücümüze çok iş düşerdi.

Özellikle hayali seyahatler yapmaya bayılırdım. Küçük evimizin bahçeye bakan penceresinin hayli geniş iç kısmına kaptan köşkündeymişim gibi oturur, evimizi uçan bir nesne olarak hayal eder, ev düzeni bozulmaksızın dünyanın her yanına seyahatler yapmanın zevkini çıkarırdım. Kaptanı da yolcusu da ben olurdum uçan gemi-evin.

Tarzan, Zembla, Kızılmaske gibi çizgi-romanlar dolayısıyla Afrika’nın önemli bir yeri vardı hayal dünyamda. Afrika demek balta girmemiş ormanlar demekti benim için. Buna karşılık çocukluk coğrafyamda Avustralya’nın bir yeri var mıydı anımsamıyorum. Haritalara bakmayı çok sevdiğim için muhtemelen Avustralya diye bir kıtanın varlığından haberdardım.

Avustralya’ya yaptığım seyahatler her defasında bu çocukluk hayalimi anımsatır. Özellikle uzun yolculuklar için tasarlanmış, mahremiyete sahip küçük kabinlerde saatlerce süren ama konforlu yolculuklar çocukluk hayalimin cisimleşmesi gibi gelir bana.

Bu uzak kıtanın gelecekte hayatımda bir yeri olabileceğini hayal bile edemezdim. Ama kader bir ipucu vermişti yıllar önce. Üniversite bir ya da ikinci sınıftaydım. Boğaziçi Ekspresiyle İstanbul’dan Eskişehir’e dönüyordum. Trenin restoran vagonunda çok hoş bir çift ile tanışmıştım. Hayata ilişkin çok fazla bir tecrübem olmamasına rağmen, bu yaşlı çiftin birbirlerini sevdiklerini düşünmüştüm. Avustralyalı olmaları ilginçti benim için. Erkek daha az konuşuyordu, hal ve tavırlarıyla tam bir beyefendi izlenimi veriyordu. Türk’tü. Kadın bıcır bıcır, aksanlı bir Türkçe konuşuyordu. Şimdi hatırlayamıyorum ya İstanbul Rum’u ya da Yunanlıydı. Gülerek, şaka yapar gibi “Ben gâvurum, o Müslüman!” demişti. Kocasının yüzü gölgelenmiş “Öyle şeyler söyleme” diye tepki vermişti. Melbourn’lüydüler. Emekli olmuşlar. Aborijinlerden, Maurilerden söz ettik. Bu karı-kocadan sonra uzun yıllar boyunca hiçbir Avustralya’lı ile karşılaşmadım. Yıllar sonra soğuk bir kış günü, Daniela, Eskişehir’deki evimize gelene kadar.

Özel bir sebebiniz yoksa Avustralya sıklıkla gidilecek bir yer değildir elbette. Daniela’dan sonra bizim dört tane özel sebebimiz oldu: Leyla, Zahra, Aliya ve Safiya.

* * *

Avustralya’nın doğu sahillerinin kırmızı urbalı, soluk benizliler tarafından sahiplenilmesi 1770 yılındadır. O tarihlerde, yani on sekizinci yüzyılın ikinci yarısında İstanbul halâ dünyanın en büyük ve önemli şehirleri arasında yer almasına karşın, İngiltere’de Sanayi Devrimi hız kazanmış ve İngiltere küresel bir imparatorluğa dönüşmeye başlamıştı. Kaptan Cook Avustralya’nın doğu sahillerini haritalandırırken, Osmanlı, Karadeniz ve Balkanlarda Ruslarla yıpratıcı bir mücadele içindeydi. Karadeniz’den gelmesi beklenen Rus donanması, kötü bir sürpriz yaparak ta Baltık Denizini dolaşmış ve Çeşme’de Osmanlı donanmasına büyük bir darbe vurmuştu. Batı dünyasının okyanuslara açıldığı çağda Osmanlı donanması iç denizlere sıkışmış kalmıştı.

On sekizinci yüzyılda Avustralya’ya ulaşmak her baba yiğidin harcı değildi. Denizler tehlikeli, yön tayin etme imkanları sınırlı, aylarca süren yolculuğa gıda ve su desteği sağlamak hayati bir sorundu. Üstelik bu maceralı yolculuğun maddi anlamda kazandıracakları belirsizdi. Gemi personelinin önemli bir kısmının çeşitli hastalıklar ve başka sebepler yüzünden telef olması olağan bir durumdu.

* * *

Şimdilerde Avustralya’ya yolculuk günümüz koşullarında yine çok uzun sürüyor (20 saat) ama dediğimiz gibi konforlu bir seyahat yapma imkanı mevcut.

Melbourne Hava Alanına inmeden önce bütün yolculara doldurmaları için küçük kartlar dağıtılıyor. Adeta ahiret sorularını yanıtlamamız isteniyor. Soruların önemli bir kısmı ülkenin biyolojik güvenliğiyle ilgili. Bu konuda çok titizler. Örneğin, sorular arasında son bir ayda dağda bayırda dolaştınız mı türünden bir soru var. Böyle bir sorunun sorulmasının sebebi ayakkabılarınıza ya da giysilerinize bulaşmış olabilecek toprak-çamurla tohum ya da bitki kökü gibi şeyleri ülkeye taşıyıp taşımadığınızı öğrenmekmiş. Öyle ya yabancı ülkelerden taşıyacağınız tohumlar ülkenin pek kıymetli ekolojik sistemine zarar verebilir. Daniela’nın dedesi yıllar önce bana Sicilya’dan getirdiği bir zeytin fidanını ülkeye sokmak için özel bir baston yaptırdığını ve ancak onun içine gizleyerek hava alanı denetimini atlatabildiğini söylemişti!

Avustralya’nın ülkenin endemik flora ve faunasını korumak için bu kadar titizlenmesinin anlaşılır bir tarafı var tabii. O yüzden her gidişimizde ciddiyetle soruları cevaplıyor ve bagajımızda adaçayı, nane cinsinden ot ya da baharat dahi bulundurmuyoruz.

Fakat Avustralya’nın bu konuda ilginç, daha doğrusu trajik bir çelişki yaşadığını görmezden gelemeyiz!

Her ülkenin kendine özgü doğası kıymetli. Orası tamam. Ancak, insan unsuru doğadan çok daha kıymetli değil mi? Batılıların yaygın söylemlerinin aksine insana değer vermediklerinin pek çok kanıtından biri de geçmişte Aborijinlere reva gördükleri muameledir. Aborijinlere yapılan soykırımın konumuz açısından, yani endemik olanın korunması bağlamında apayrı bir önemi var.

Şöyle ki;

Aborijin toplumu en az 40 000 seneden bu yana, diğer bir deyişle modern zamanlara kadar Dünyanın geri kalanından tamamen yalıtılmış bir hayat sürmüş. Bu olgu Aborjinleri insan soyu bakımından emsalsiz bir özelliğe sahip kılıyor. Hem genetik-biyolojik bakımdan hem de kültürel bakımdan insanlığın varoluşuna ilişkin sırları içinde barındıran bir topluluk Aborijinler. Aborijinlerin yok edilmesi, insanlığın aynı zamanda çok değerli bir bilgi kaynağından mahrum edilmesi anlamına geliyor. Telafi edilmesi imkansız bir kayıptan söz ediyoruz. Soykırım kime yapılırsa yapılsın bir insanlık suçudur elbet. Aborijinlere yapılan soykırımı ise insanlığın anlaşılması bakımından önemli biyolojik ve kültürel kanıtları yok etmesi dolayısıyla, hukuki deyişle, suçun ağırlaştırılmış bir türü olarak görmek mümkün.

“İlkellik”, “gelişmemişlik” gibi etiketlemeler daha ziyade batılı propagandanın etkisiyle başka kültürler için kullandığımız önyargılardır.

“Zaten ilkeldiler, bu yüzden yaşamayı hak etmiyorlardı!” ifadesini dolaylı, hatta günümüzde tanık olduğumuz gibi açık bir şekilde kullananlar aslında kendi değerlerini itiraf ediyorlar. Otu-böceği yasalarla sıkı korumaya alırken kendileri dışındakilere her türlü zulmü reva görenler lisanı halle kendilerinden başka “insan” tanımadıklarını söylemiş olmuyorlar mı?

Aborijinler ilkel falan değillerdi. Sadece, insana-doğaya-evrene bakış açıları farklıydı. Farklı olmaları değersiz ya da anlamsız olmaları anlamına gelmiyordu.

Daha önce de yazmıştım. Aborijin ifadesi Batılıların bulduğu toptancı bir isimlendirme. Pek çok farklı dilden, kültürden oluşan, uçsuz bucaksız Avustralya kıtasının her yönüne dağılmış, farklı iklimlerde farklı koşullarda yaşayan insanlarmış bunlar. İnsanlık adına gerçekten önemli bir kayıp onların yok edilişi.

* * *

Avustralya’ya gitmek demek iklim değiştirmek demek bir bakıma. Kışın ortasında giderseniz ne güzel. Bir günde yaza geçmiş olursunuz. Biz bu kez memlekette yaz mevsiminin kendini iyice hissettirmeye başladığı Haziran ayında geldik Avustralya’ya. Melbourne’un bulunduğu Victoria eyaletinde ise kış başlamıştı. Kış diyoruz ama buraların kuşları nasıl kendine özgüyse kışları da kendine özgü. Ne Karadeniz’in ne Akdeniz’in kışına benziyor. Biraz Marmara’nın kışını andırıyor olabilir. Melbourne’lular “one day, four seasons” diyorlar. Bir günde dört mevsim yani. Gerçekten öyle. Kar yağışı hariç bir günde dört mevsimin hissiyatını yaşıyorsunuz. Antarktika ile Avustralya’nın güney kıyıları arasında neredeyse Okyanustan başka bir şey yok. Bu yüzden Güney Kutbundan kopup gelen hava akımları doğrudan buraya ulaşabiliyor. Melbourn’un değişken havasının sebebi de bu.

* * *

Melbourn’un hafif serin havası uzun yürüyüşler için ideal. İlk işim bir banliyö semti olan Yanık Tepeler (Burnside Heights) civarında uzun bir yürüyüşe çıkmak oluyor.

Melbourn’ün banliyöleri neredeyse bir birinin kopyası. Bir semti diğerinden ayırt edebilmek hayli zor. Sanki bilgisayar ekranı üzerinde kopyala-yapıştır yöntemiyle çoğaltılmış bütün semtler. Temel alt-yapı her yerde iyi. Her yer “orta sınıf” sanki. Dış görünüşe bakarak semtler arasında sosyolojik farklılıkları belirlemek mümkün değil.

Konut alanlarıyla ticari alanlar kesin bir şekilde ayrılmış. Evler en az beş yüz metrekarelik parsellere kondurulmuş. Dört tarafı bahçe. Çoğu tek katlı, en fazla iki kata izin verilmiş. Benim, arkadaşlar arasında şaka gibi karşılanan tek maddelik imar kanunu önerim burada çoktan hayata geçirilmiş: “İki kattan fazla ev yapmak yasaktır. Bahçeli ev bir insan hakkıdır.”

* * *

“Avustralya hissi”.

Böyle bir şey var gerçekten. Şehirlerde de var ama daha çok kırsaldan yayılan bir his bu.

Açık renkli gri gövdeleriyle okaliptüs ağaçları bir Avustralya manzarasının karakteristiğidir herhalde. Ancak, gözünüzün önüne sık ağaçlardan oluşan bir orman manzarası gelmesin. Okaliptüs ağaçları seyrek bir şekilde orada burada adeta aralarında mesafe gözeterek her yana yayılmışlar.

Sonra geniş bir gökyüzü, uçsuz bucaksız araziler. Heykel gibi hareketsiz duran kanguru sürüleri. Boşluk ve ıssızlık duygusu.

Uzun yürüyüş sırasında bir anda bir yabancılık hissi çöküyor üzerime. Bir gariplik, bir hüzün, tuhaf, şaşırtıcı bir duygu. Yadırgatıcı demeliyim belki de. Ara ara yükselen vahşi kuş sesleri ve yolun hemen aşağısındaki dar vadi boyunca akan derenin şırıltısı dışında sessizlik hakim her yana. Aslında konut bölgesinin pek de uzağında değilim. Hatta yanı başındayım. Buna rağmen hayalet silüetleri gibi yalnız başlarına yanımdan süzülerek geçen tek tük kişi dışında kimsecikler yok etrafta. Yılanlara karşı yol kenarına uyarı levhaları yerleştirilmiş. Bilgilendirme amacıyla dikilmiş bir başka levhadan aşağıdaki derenin (Kororoit Creek) isminin erkek kanguru anlamına gelebileceğini öğreniyorum. Böylece Zahra’yı doğrulamış oluyor bu levha. Okulunun ismi (Kororoit School) ne anlama geliyor diye sorduğumda aynı cevabı vermişti o da. Düzgün bisiklet-yaya yolu birden sonlanıyor. Kumlu bir patikaya dönüşüyor yol. Alçak çalılardan oluşan bitki örtüsü daha düzensiz bir hal alıyor sanki. Çalıların arasına özensizce yerleştirilmiş küçük bir levhadan buralarda bir zamanlar bir Aborijin kabilesinin yerleşik olduğunu öğreniyorum. Bir çeşit SİT alanından geçiyorum. Tuhaf sessizliğin ve üzerime çöken esrarlı halin sebebi belki de bulunduğum alan.

* * *

Annesi Leyla için bu sene farklı bir doğum günü kutlaması düzenlemek istemiş. Leyla kendi sınıfından sevdiği arkadaşlarını davet etmiş kutlamaya. Bir organizasyon şirketi ile anlaşılmış. Küçük köpek yavruları getirilecekmiş. Şirket ve köpek yavruları sözcüklerini duyunca bir çeşit sirk gösterisi ile karşılaşacağız sanmış, biraz burun kıvırır gibi davranmıştım. Hatta on-on bir yaşlarında kalabalık bir çocuk grubunun sirk ortamına benzer bir ortamda yaratabileceği gürültü ve kargaşayı düşünerek bir parça endişelenmiştim.

Yanlış anlamışım. Basit bir şey planlanmış aslında. Şirketten iki genç bahçenin ortasında hızla minik bir çitle çevrili bir alan oluşturdular. Çimin üzerine bir örtü yayıldı. Bütün çocuklar hazırlanan bu alana girdikten sonra, hepsi birbirinden sevimli minik yavrular çocukların arasına salıverildi. Minik yavruların çocuklarla buluşmasının yarattığı sevinci ve neşeyi tahmin edebilirsiniz. O kadar çocuk çokta geniş olmayan bir alanda uslu uslu köpek yavrularıyla oynadılar. Gürültüden, taşkınlıktan, kovalamacadan eser yoktu. Böylece bir taraftan çocuklar eğlendirilirken, diğer taraftan satılmak üzere yetiştirilen köpek yavruları sosyalleştirilerek satışa hazır hale getiriliyormuş.

Çocuklar önceden hazırlanmış tuvallere resimler de yaptılar. Resimlerin konusu çoğunlukla minik yavrulardı tabii. Bu resimler Leyla’ya bir hatıra olarak bırakıldı.

Minik çocuk grubu adeta Avustralya’nın demografik bir temsiliydi. Çinli, Hintli, Etiyopyalı, Filipinli, Nijeryalı, Sudanlı…Daha doğrusu Güney Sudanlı. Leyla’nın aktardığına göre bu kız çocuğu Sudanlı denildiğinde hemen ısrarla Sudanlı değil, Güney Sudanlı diyerek düzeltiyormuş!

Şimdilik bu kadar. Kısmetse devam ederiz Avustralya izlenimlerini anlatmaya.

Recai Dönmez adlı kullanıcının avatarı

Geliştirici: Recai Dönmez

Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye Bölümünde öğretim üyesiyim. Eskişehir'de yaşıyorum. Burada başta "Eskişehir" olmak üzere, genel olarak şehir, sanat, kültür, üniversite, gezi izlenimleri ve "ne olacak bu memleketin hali?" konularında yazılarıma rastlayabilirsiniz.

Yorum bırakın