Çocukluktan kalma bir alışkanlığın yönlendirmesiyle önce resimlerine bakıyorum kitabın.
Üstad’ın;
Gelin gülle başlayalım atalara uyarak
Baharı kollayarak girelim kelimeler ülkesine
çağrısına uymuş Yener Sonuşen. Gül’le girmiş kelimeler ülkesine.
Salvador Dali’nin “Meditative Rose” tablosu karşılıyor okuyucuyu iç kapıda. Bu tabloyu daha önce görmüş olabilir miyim?
Hayır, sanmıyorum!
İç sesime kulak veriyorum: “Öyle olsa üzerinde bu kadar güçlü bir etki yaratmazdı” diyor.
Tablonun “harikulade” etkisi içerdiği çağrışım zenginliğinden kaynaklanıyor muhtemelen.
Şöyle izah edeyim:
Tabloya ilk baktığımda Hiroşima’ya atılan atom bombasının görüntüleri canlandı zihnimde. O müthiş mantar görüntüsü! Lanetlenmiş ölümcül bir ağaç gövdesi gibi çılgın bir ateşin içinden fışkırarak yerden göğe yükselen kaotik toz ve gaz bulutu. Aşağılarda “S” şeklinde kıvrılarak uzanan bir yol belki de bir nehir izi. Başkaca bir yaşam belirtisi görülmüyor. Ölümün sessizliği ve ürkütücü kokusu sinmiş o siyah-beyaz fotoğraflar!
Dali, atom bombasının yarattığı şokun etkisini sürdürdüğü yıllarda yapmış gül tablosunu. Atom bombasının ruhlarda yarattığı kavurucu etkiyi bir parça serinletme çabası mıdır bu resim? Eğer öyleyse Yener Sonuşen Dali’nin eserlerine ilişkin yorumlarında ve çıkarımlarında haklı olabilir!

Aynı yıllarda (1962) Ingmar Bergman’ın ünlü “Tanrının Sessizliği” üçlemesinin ikincisi olan “Winter Light” filmini ele alalım örneğin. Dali’nin aksine Bergman karamsardır. Filmde Çinlilerin atom bombası atma olasılığını bir takıntı haline getiren ve sürekli intihar etmeyi düşünen bir kişi, belki bir teselli ve umut olur düşüncesiyle, aslında karısının zorlamasıyla Papazla görüşmeyi kabul eder. Ancak, papazın durumu daha kötüdür! O daha beter bir inanç krizi içindedir. Teselli sunmak şöyle dursun Tanrının sessizliğine dair şüpheleri ve sevgisizliğiyle intihar kararını pekiştirir zavallı adamın.
Dali, her hücresinden yaşama sevinci (belki de arsızlığı) fışkıran, hiç kuşkusuz deha sahibi bir sanatçıdır. Avrupalı aydınların varoluşsal bunalımlar yaşadığı o çağda insanın içini ısıtan, sevinç ve huzur yayan böyle bir tablo yapması, hikmetini bilemediği bir “müşahede” armağanı olabilir mi kendisine? Neden olmasın! İslam kültüründe dirilişin, rahmetin ve bütün iyiliklerin ve güzelliklerin kendisinde toplandığı peygamberimizin simgesi olan gül ne güzel bir semboldür! Ve sözünü ettiğimiz 50’li, 60’lı yıllarda atom bombasının her türlü kötülüğe ve umutsuzluğa yönlendirmeye müsait hipnotize edici görüntülerinin tesiri altındaki insanlığın, ruhunu sağaltacak, yapraklarında serin çiğ taneleri bulunan güle ne de çok ihtiyacı vardır. Dali, bir armağan sunar gibi toplumuna bunu vermiştir ya da Dali’ye verdirilmiştir!
Değerli dostum ve mektep arkadaşım Yener Sonuşen, yoğun bir düşünceye ve araştırmaya dayandığı belli olan bu eserinde hem Dali’nin yapıtlarından özenle oluşturulmuş zevkli bir seçki, hem de bu yapıtların klasik sanat eleştirmenlerinin bakış açısıyla kavranması zor sembolik yönlerini anlamamızı sağlayacak ipuçlarını sunuyor bize. Böylece bir taraftan İslam tasavvufunun düşünce dünyamızı zenginleştirmek bağlamında ne denli zengin bir hazine olduğunu bir kez daha anımsarken, diğer taraftan genel okuyucunun özel bir çaba göstermeden öğrenme şansının bulunmadığı Hristiyan teolojisine ve kültürüne ilişkin bilgiler ediniyoruz. Açıkçası modern çağın isterleri bakımından “çocuksu” ve aşırı mitolojik olduğunu düşündüğüm hristiyanlık inancının bu kadim arızalarını anlamak hususunda hayli yardımcı oldu Sonuşen’in eseri.
Modern sanat akımlarının yalnızca formalist bir deneyim ya da perspektifin yapı-bozumuna uğratılmasından ibaret olmadığını aslında biliyorduk. Tarihi-sosyolojik şartları, özellikle Birinci Dünya Savaşını anlamadan bu sanat akımlarının sağlıklı bir şekilde değerlendirilemeyeceğinin de farkındaydık. Yener Sonuşen değerli eseriyle yeni bir bakış açısı örneği sunuyor bize. Okursanız görürsünüz!
Gül bülbül ve düldülle kaybolanı buldurmak
Ne noktayla ilgin var ne ünlem ne virgülle
Ey şair kelimeler ülkesine gir gülle
Sezai Karakoç -alınyazısı şiiri-