GELECEĞİMİZ ANADOLU

Bu yazı ilk kez 2013 yılında yayınlanmıştır.

Hepimiz Anadolu Üniversitesi’nin bir mensubu olmaktan onur duyuyoruz. Herkesin yapamadığını yapmayı başarmış bir üniversiteyiz. Onur duymamızın sebebi budur.

Adını söylerken gözlerimizin ışıldadığı, yüzümüzün aydınlandığı üniversitemiz bugünlerde zorlu bir süreçten geçiyor.

Bu uzun mektubu size yazmamın sebebi, daha önce belli somut konular çerçevesinde açıklamaya çalıştığım üniversite anlayışımı klişeleşmiş kalıplara itibar etmeden bir kez daha derli toplu bir şekilde görüşlerinize sunmaktır. Temel amacım dürüst, adaletli, iyiniyetli ve uzak görüşlü bir liderlik altında üniversitenin yeteneklerinin akabileceği kanalları açık tutmaktır.

Üniversiteleri ülkemizin temel kurumlarından kabul ediyorum. Fikir ve düşünce özgürlüğü üniversitelerin olmazsa olmazıdır. Yöneticilerin görevi her türlü fikir ve düşüncenin sakin bir şekilde, üniversiteye yakışır bir ağırbaşlılıkla, bayağılaşmadan ifade edilmesini ve derinliğine tartışılmasını mümkün kılacak huzurlu ortamı sağlamak olmalıdır.

Anadolu Üniversitesi, suya atılan bir taşın oluşturduğu iç içe halkalar gibi önce şehrimize, sonra bölgemize, ülkemize ve tüm insanlığa fayda sağlayan bir ortak akıl merkezi olmalıdır. Hedefimiz şehir ve ülke sorunları konusunda ne düşündüğü merak edilen bir üniversite haline gelmektir.

Eskişehir, yukarıda bir benzetme olarak sözünü ettiğimiz halkaların gerçek anlamda merkezine yerleşmiş bir konumdadır. Yüksek hızlı trenle kolayca ulaşılabilen İstanbul, Ankara, Bursa, Konya ve Kayseri gibi ticari ve ekonomik bakımdan güçlü illerin tam ortasında yer alıyoruz. Ülke ekonomisinin büyük bir kısmını oluşturan bu illeri Üniversite olarak destekleyecek bir vizyonumuz ve bu amaca yönelik bir örgütlenmemiz olmalıdır. İstanbul’da yapılabilecek her şey Eskişehir’de, hem de daha rahat bir ortamda yapılabilir.

Anadolu Üniversitesi, her yönüyle “Devlet” üniversitesidir. Devlet sözcüğünü hukuki manasıyla ya da devlete körü körüne bağımlı olmak anlamında değil, üniversitemizin misyonu ve yüklendiği görevlerin önemliliği bağlamında vurguladığımı belirtmek isterim.

Bu olgu, ilişkilerimizde hem Devlet kurumlarına hem de bize apayrı bir sorumluluk yüklemektedir. Bizim sıradan bir üniversite gibi davranma lüksümüz yok kuşkusuz. Ancak, Devletin de istediği gibi kesip, biçebileceği ya da kamu maliyesinin finansman kaynağından ibaret gördüğü bir üniversite de olamayız.

Şunu hem kendimize hem de muhataplarımıza sık sık hatırlatmalıyız: “Anadolu Üniversitesini açıköğretim yaratmamıştır; açıköğretimi Anadolu Üniversitesi yaratmıştır.”

Anadolu Üniversitesi’nin bu yaratıcı potansiyelini açık öğretimin ağır ve giderek bunaltıcı hale gelen iş yükü altında ezdirmemeliyiz. Örgün programlardaki öğrencilerimizin haklarını ve bilimsel araştırmalara ayrılması gereken zamanı açık öğretime feda etmeye başladığımızın farkına varmalıyız.

Oluşturulan çalışma grupları, gerçekçilikten uzak ve belirsiz iş tanımları maalesef üniversitemizdeki iş barışını da tehdit eder hale gelmiştir. Öğretim elemanları üzerindeki ağır iş yükünü hafifletmek için sekreterya hizmetlerini daha etkin bir şekilde organize edebiliriz. Özellikle, bölüm sekreterliklerini daha verimli bir şekilde kullanma imkanlarını araştırmalıyız.

Açıköğretimle ilgili en önemli risklerden biri de yurt dışında açtığımız programlardır. Elbette Batı Avrupa’da, Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Orta Asya’da, kısacası imkanlarımızın uzanabileceği her yerde var olmalıyız. Ancak, bu ülkelere giderken uluslararası hukuka, diplomatik teamüllere ve uluslararası nezakete uygun hareket etmeliyiz. Aksi halde öngöremediğimiz sorunlarla karşılaşabiliriz. Bundan da hem ülkemiz, hem üniversitemiz, hem de bu ülkelerle gelecekte yapabileceğimiz işbirlikleri ve çok daha güçlü projeler zarar görebilir. Pratiklik uğruna dolambaçlı yollardan kaçınmalıyız. Doğrudan, açık, samimi, karşılıklı bir ilişkiyi hukuki değere sahip anlaşmalarla tesis etmeliyiz. Aramızda tarihi, kültürel bağlar olsa da sonuçta yabancı bir ülkenin vatandaşlarıyla ilgili bir girişimde bulunduğumuzu unutmamalıyız.

Benim anlayışıma göre rektörün konumu tüm öğretim üyeleri arasında eşitler arasında birinci (primus inter pares) olmaktan ibarettir. Akademik ortamda aslolan tüm öğretim üyelerinin eşitliğidir. Rektörün başında bulunduğu idare aygıtı üniversitemizin bel kemiğini oluşturan öğretim üyelerine yetkinlikle hizmet etmelidir. Özlük hakları en temel haklarımızdandır.  Uzun yıllardan beri ihmal edilen ve hala devam eden bu soruna bir de kurum içi keyfiliği eklemek adaletsizliği katmerlendirmek demektir.

Bilimsel araştırma ve yayın politikalarımızın yeniden ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Teorik düşünce her ne kadar üniversitenin tanımında mevcut ve asla küçümsenmemesi gereken bir husus olsa da, düşünceyi teorik plandan çıkarıp işe ve teknolojiye dönüştürmemiz zorunludur. Bunun için gerekli imkanlara sahibiz. Ancak, aşırı bürokratik yapıdan kaçınarak, daha sade ve işlerliği olan bir yapı oluşturmalıyız.

Gerek fen ve mühendislik bilimlerinde gerekse sosyal bilimler alanında hem lisans hem de lisansüstü eğitimlerimizde staj vb. alışılmış yöntemlerin yanı sıra simülasyon kullanımlarını yaygınlaştırarak öğrencilerimizi olabildiğince gerçek hayatta karşılaşacakları sorunları çözebilme becerileriyle donatmalıyız.

Üniversitemizin prestijli bir yayınevi olmalıdır. Profesyonel bir editörlük altında kaliteli, piyasa tarafından çeşitli sebeplerle basılamayan değerli eserleri basan seçkin bir yayınevi olmalıdır bu. Böyle bir yayınevi üniversitemize muazzam bir saygınlık kazandıracaktır.

Bilindiği üzere Türk Dünyası Kültür Başkenti Ajansına parasal kaynak sağlayan en önemli kurum Anadolu Üniversitesi’dir. Ajansa aktardığımız kaynakları hem Eskişehir hem de üniversitemiz için bir verime dönüştürebiliriz. Örneğin, “Şehir Meydanı ve Üniversite” başlıklı yazımda açıkladığım meydan düzenlemesinin gerçekleşmesi halinde hem şehir kazanacaktır hem de üniversitemiz. Kendi kaynağımız eşsiz bir yapı olarak bize, şehrimize, ülkemize geri dönmüş olacaktır. Benzer şekilde Ajansla işbirliği yaparak Dünya’nın en büyük Türk Dünyası Kütüphanesini veya Dokümantasyon Merkezini oluşturabiliriz.

Türkiye’nin en güzel kampüsüne sahibiz. Ancak, Yunus Emre Kampüsünün içinde ve çevresinde dikkatli gözlerden kaçmayan bir çirkinleşmenin başladığına, estetikten ve mimari özenden uzaklaşıldığına üzülerek tanık oluyoruz. Çirkinleşme denen şey böyle yavaş yavaş başlar ve bir süre sonra farkında olmadan her yanı sarar. Kampüsteki binalarımız giderek harap oluyor. Bunların hem içine hem dışına Anadolu Üniversitesine özgü estetik anlayışa uygun olarak el atmalıyız.

Pek çok fakültenin yeni binaya ihtiyacı var. Yunusemre Kampüsünde ise inşaat yapılabilecek alanlar iyice kısıtlandı. Kampüsü boğmadan bu sorunu çözmemiz gerekiyor. Benim bu konuda bir çözüm önerim var. Bunu daha sonra ayrı bir yazı konusu olarak ele almayı umuyorum. Bildiğiniz gibi Kredi Yurtlar Kurumu’na ait yurtlar bölgesi Yunusemre Kampüsünün tam kalbinde yer almakta ve son derece geniş bir alana yayılmaktadır. Bu bölgedeki yurtlar kuruluş yıllarında yapılmış ve ekonomik ömürlerini tamamlamışlardır. Bugün maalesef kampüsümüzün kıyısında bir kenar mahalle havasındadır bu bölge. KYK ile anlaşıp burayı kampüsle bütünleştirebiliriz.

BAUM’un reorganize edilmesi gerekiyor. İnternet ve bilişim hizmetlerimiz son derece yetersiz. AÖF’ün getirdiği yük ve başka sorunlar yüzünden BAUM bir e-posta sunucusunu dahi verimli olarak işletemez halde. Halkla İlişkiler birimimiz ve pek çok öğretim elemanı ve öğrencimiz kurumsal kimliğimizle bağdaşmayacak şekilde g-mail vb. posta hesapları kullanmak zorunda kalıyorlar.  Aslında temel problemimiz teknolojiye yatırım ve teknoloji yönetimi konusunda bir bakış açımızın olmamasıdır. Pahalı markaları satın almak, depolarımızı kullanılmayan hatta ambalajı bile açılmayan makine ve teçhizatla doldurmak ne derece doğrudur? Büyük şirketler bile iki seneye varmadan hurda haline gelecek donanımlara para yatırmayı son derece riskli bulurken, kamu parası kullanan bizlerin bu konuda daha titiz ve rasyonel davranmamız gerekmez mi?

Anadolu Üniversitesi bir ailedir. Bu ailenin en önemli unsuru kuşkusuz varlık sebebimiz olan öğrencilerimizdir. Öğrencilerimiz anne babaların bize bir emanetidir. Onlara gelecek en küçük zarar bizi derinden üzer. Kampüsümüz gündüzleri gençlerin neşesiyle cıvıl cıvıl. Bu neşeyi günbatımından sonra da sürdürmeliyiz. Bunun yöntemi kampüslerimizi 24 saat yaşayan bir organizmaya dönüştürmektir. Gençlerimizi kampüste tutacak sosyal donatılar inşa etmemiz gerekir. Bunu gerçekleştirecek imkanlarımız ve fikirlerimiz var.

Anadolu Üniversitesi’nin saygıdeğer mensupları;

Üniversitemiz söz konusu olunca “denizler mürekkep, ağaçlar kalem” olsa söylenecek sözleri, fikirleri, önerileri, eleştirileri kaydetmekte yetersiz kalır. Bu fikirler sizlerin katkılarıyla daha da zenginleşecektir. Web sayfam, sosyal medya kanalları ve e-posta adreslerim bu konuda bir platform işlevi görecektir.

Amacım, sizin adayınız olmaktır.

Görev ağırdır. Bunun bilincindeyim. Ama bir o kadar da şereflidir.

Selam ve saygılarımla…

Prof. Dr. Recai Dönmez

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s