Şehir ve Tabiat

Amerikalı antropolog Ernest Becker’a göre, insanoğlu tabiattan kaçmak ve tabiatı aşmak için kültürü yaratmıştır. Becker’ın düşüncesini dayandırdığı temel ilkelerden biridir bu inanış. Ancak, yine bu düşünür insanın tabiattan kaçmak için yaptığı her girişimin sonuçta yine tabiatın bir yansıması olduğunu söyler. Becker’a göre bu bir paradokstur. Örneğin, gökdelenler insan yapımı dağlardan başka birşey değildir. Caddeler nehirleri simgeler. Bahçeler, dünyevi bir cennetin tezahürüdür. Hatta şehrin bizzat kendisi, uçsuz bucaksız bir okyanusla çevrilmiş bir tabiat parçasından başka bir şey olmayan adayı temsil eder.

Becker’ın söylediklerini Batı Uygarlığı bağlamında değerlendirmek gerekir. Çünkü her uygarlığın tabiatla ilişkisi farklıdır. Batı Uygarlığına göre, tabiat insanın rakibidir; aşılması gereken bir engeldir. Bundan dolayıdır ki “tabiatla mücadele edilir“. Tabiatla uyum yerine mücadeleyi tercih eden bu çaba boşuna bir çabadır. Tabiatı aşmak için ortaya konmaya çalışılan her eser, şehirler de dahil olmak üzere, tabiatın sembollerine dönüşerek, tabiatın kuşatmasından kurtulmak isteyen insanı sonuçta yine tabiatın bir tür kozasına hapseder. Becker buna paradoks diyor. Belki de batı uygarlığının kısır döngüsü demek gerekir. Temelde tabiata bakışın “sorunlu” olmasından kaynaklanan bir kısır döngüdür bu.

Batının kendi içinde yaşadığı uygarlık-doğa çelişkisinden derin bir endişe duyduğunu gösteren pek çok belirtiden söz edebiliriz. Biliyorsunuz holivut sineması felaket senaryolarına pek düşkündür. Yine distopya türünden pek çok yayınlar yapılır, filmler çekilir her sene.  Kontrolden çıkmış teknolojinin bir çeşit doğal afete dönüşmesinden kaynaklanan felaketler anlatılır bu kurgu yapımlarda. Kitle imha silahlarının bütün insanlık için oluşturduğu tehdit, bugün doğal afetlerden kaynaklanabilecek risklerin önüne geçmiştir. Benzer şekilde bilgisayarların ya da robotların kontrolden çıkarak bir tür tabiata dönüşmüş yaratıklar haline gelmesi tasavvurunun arkasında tabiata ilişkin olumsuz  ve çatışmacı bakış vardır.

İslam Uygarlığına gelince; uygarlığımızın tabiata bakışını Sezai Karakoç’un “Kav” şiirinde yer alan şu dizelerin özetlediğini düşünürüm:

Sen tabiatın içinde tabiatla birlikte fakat tabiatüstüsün
Karla örtülü yüksek çamlar gibi ancak uçakla gözlenebilirsin
Sen Leonardo Da Vinçi’nin ya Van Gogh’un kalemiyle çizilebilirsin

Bizim uygarlığımız, tabiatı çatışılacak bir varlık olarak görmez. Çünkü, insan tabiatın içinde, tabiatla birlikte fakat tabiat üstüdür. Tabiat üstüyüz, bu yüzden onunla rekabet etme ihtiyacı duymayız. Çatışmak yerine tabiatın içinde ve onunla uyumlu yaşarız. Batının tabiatla ilişkisinde antik yunan mitolojisinin derin izleri vardır. Ağırlıklı olarak entrikaya, kin, haset ve mücadele  duygularına dayalı karanlık bir ilişkidir bu. Bizim uygarlığımızın tabiatla ilişkisi ise metafizik yüklü bir ilişkidir.

Tabiata bakışımız uygarlığımızın bütün verimlerine yansımıştır. Kültürümüz, sanatımız, düşüncemiz, toplumsal ilişkilerimiz ve elbette şehirciliğimiz bu bakış açısıyla biçimlenmiş ve bir öze kavuşmuştur. Kurtuba’dan Isfahan’a, Kazan’dan Timbuktu’ya kadar farklı iklimlerde birbirinden güzel ve etkileyici şehirler inşa etmeyi başarmıştır uygarlığımız.

Binbir Gece Masallarının şehirleridir bizim şehirlerimiz.

“Masalları geç hocam!” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız!

Şehirlerimizin bugünkü hallerine baktığımda Becker’ın bir metafor olarak kullandığı tabiat-şehir benzetmesinin bizde sözlük anlamında bir karşılığının oluştuğunu düşünüyorum. Şehirlerimizi sembolik anlamda tabiata benzetmek yersiz bir gayrettir bence. Şehirlerimiz düpedüz tabiattır artık! İnsana huzur veren yumuşak, sokulgan, sıcacık bir tabiat değildir bu.   Adeta buzul çağlarının tabiatı! Ya da balta girmemiş ormanların tabiatı. Vahşi bir tabiat yani.

Şehirlerimizin üzerine dökülen tonlarca beton canlı bir organizmaya dönüşmüştür artık. Şöyle bir düşünün yaşadığımız şehirlerin geçirdiği kafkaesque değişimi. O insana yakışan evler büyüdüler, önce apartman, sonra gökdelen oldular. Her zaman yarım kalmaya mahkûm inşaat tepelerinde gelecek kaygısıyla bırakılan demir filizleri (!) çoktan sürgün verdiler ve her yeri sardılar. Büyüklü küçüklü şehirlerimizin caddeleri akışkanlığı azalmış metal eriyiklerinin yatağı haline geldi. Balta girmemiş ormanların canlıları kolaylıkla yuvalarına ulaşmayı başarırken, demir ve beton dağlarında açılmış kovuklarına ulaşmakta zorlanıyor pek çok insan. Şimdi, kullandığım bu sözcüklerin bir mecaz, bir sembol olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bütün bu olup bitenlerin uygarlığımızdan uzaklaşmamızın bir sonucu olduğunu düşünüyorum. İnsan nasıl hastalandığında ya da bir kriz geçirdiğinde yeni bir bedene ve ruha taşınmayı aklına dahi getirmez, iyi olmanın yollarını ararsa, uygarlığımızın yaşadığı krizden çıkmanın yolunun da yine kendi içimizde aranması gerektiğine inanıyorum. Uygarlık terk edilebilen bir şey değildir çünkü. Terk girişimi içimizde oluşan boşlukların en sert haliyle tabiat tarafından doldurulmasından başka bir işe yaramıyor.

Evet o rüya şehirler geçmişte kaldı. Ama her güzel rüyadan, anımsandığında insanın içini sevinç ve umutla dolduran fragmanlar kalır. İşte ondan vazgeçemeyiz, vazgeçmemeliyiz. İnsanlığı bin türlü sorunla karşı karşıya bırakan, bir azınlık dışında insanlığa karabasanlar yaşatan Batı Uygarlığı da son tahlilde Rönesans çağında görülmüş bir antikite rüyasının sonucu değil midir?

Şehir ve Tabiat” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s