Hannover İzlenimleri

Yaz bitti! Sonbaharı Hannover’de karşıladık.

Hannover izlenimlerimi yazmak gibi bir düşüncem yoktu aslında. Almanya’nın “sıkıcı” bir ülke olduğu konusunda genel bir ön yargı vardır. İşin garibi Almanlar da bunu itiraf ediyorlar. Daha geçenlerde Lufthansa’nın CEO’sunun ağzından şöyle bir söz çıktı:

In the end, we are boring. We are German; we like to be boring!

Tabii o bunu Almanca söylemiştir. “Nihayetinde biz sıkıcıyız. Biz Almanız; sıkıcı olmaktan hoşnuduz” anlamına geliyor söylediği.

Hannover’in sıkıcılığı ise dillere destan olmasa da, şarkılara konu olmuş. Hal böyleyken Hannover’i yazmak gelmiyordu içimden. Torunları sever, nasibimizde ne varsa sosyal medyada bir kaç resim paylaşır, döner geliriz diyordum.

Öte yandan, Almanya ile kişisel ve ailevi bağlarım var. Babam, ben henüz üç yaşındayken Almanya’ya çalışmaya gitmiş ve uzun yıllar orada yaşamıştı. İlk öğrendiğim sözcükler arasında “Almanya” mutlaka yer almıştır. Bu yüzden çocukluk imgelemimde Almanya’nın çok ayrı, çok zengin bir yeri vardır. Ama bir gezi yazısında bunlarla uğraşmak istemiyordum.

Bir de tarihleri karmaşık gelir bana. Weimar Cumhuriyeti, Prusya, bilmem kaçıncı Reich, Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu, Töton Şövalyeleri vs. vs…. Yetmiyormuş gibi İngiltere krallarının üçünün (ismi George olanlar) Hannover doğumlu olduklarını öğrendim buraya gelince. Bu nasıl iştir! Hakkında yazı yazacağım ülkenin geçmişi konusunda en azından kronolojik olarak kafam rahat olmalı. Almanya bana hep karışık bir konu gibi görünmüştür.

Bütün bunlara rağmen okuduğunuz yazıyı yazma isteğini uyandıran şey bir gün şehri bisikletle dolaşmaya karar vermem oldu. Yıllardır bisiklete binmiyorum. O yüzden yola çıktığımda kararsızdım. Sıkılırsam hemen dönerim havasındaydım. Öyle olmadı! İlk gün saatlerce pedal çevirdim. Nasıl özlemişim anlatamam! Hafif, serin rüzgârın yüzüme dokunuşu ve ayaklarımın ucundaki yolun birden hızla akıp gitmeye başlaması ilk gençlik yıllarının özgürlük hissini uyandırdı bende. Yabancısı olduğum bir şehirde bisikletle dolaşmanın bambaşka hazlarını keşfettim bu ilk sürüşte.

Yürümek de güzeldir. Ancak, yürürken ihtiyatı elden bırakamam. Yön duygumu yitirmemeye çalışırım. Kendimi sürekli daireler çizerken bulurum tanımadığım şehirde. Bu yolun bir de geri dönüşü var hesabı yaparım. İşte bisikletin üzerindeyken bu gibi hesaplardan kurtuluyorsunuz; bilinç altınız tuhaf bir şekilde rahatlıyor. Tabii Hannover gibi bir şehirdeyseniz!

Pek çok Avrupa şehri gibi Hannover de bisikleti seven ve teşvik eden bir şehir. Yollarda güvenle pedal çeviren yaşlı-genç, kadın-erkek, hatta bebeklik çağında çocuklar görüyorsunuz.

Navigasyonu açmaya gerek duymadan, kendimi güvenli bisiklet yolunun akışına bıraktım. Hannover’in şık semtlerini de, yabancıların -bu arada Türklerin- yaşadığı semtleri de gördüm. Orta ölçekli bu şehrin (Eskişehir’in üçte ikisi kadar) bisiklet yolları insana iki açıdan güven veriyor:

Birincisi gerçekten iyi tasarlanmışlar ve iyi inşa edilmişler. Hannover’de kaldığım süre boyunca neredeyse hemen her gün kullandığım bu yollarda bir kez olsun olumsuz bir sürprizle karşılaşmadım. Hani şöyle bisiklet yolunun normal yolla kesiştiği yerlerde sert bir düşüş beklersin ya da karşına bir direk, bir trafo kutusu, çöp kutusu çıkacak diye beklersin ya, bunların hiçbiri olmadı.

İkincisi, Almanların kuralcılığından kaynaklanan güven. Türkiye’de, örneğin araç sürücülerinin kırmızı ışıkta duracakları sadece bir varsayımdır. Trafik kurallarını biz uyulması gereken bir zorunluluk olarak değil, bize yapılmış “hani uysan iyi olur” türünden tavsiyeler olarak algılıyormuşuz. Daniela’nın gözlemi böyle. Haklı! Kırmızı ışığı sorgulama hakkımız her zaman saklıdır. Almanlar öyle değil. O yüzden onların yollarda haddinden fazla rahat ve gevşek oldukları kanaatine vardım! Ben tabii onlar kadar rahat olamadım. İster bisikletli olayım, ister yaya araç sürücüleriyle göz teması kurmadan karşıya geçmedim.

Almanların kuralcılıklarının basit şekilciliğin ötesinde bir anlama sahip olduğu söylenir. Bir Alman için kurallara uymanın bir namus, bir şeref meselesi olduğunu günlük hayatın detayları içinde de gözlemek mümkün. Kuralcılıktan söz etmişken bazen sosyolojik hukuk anlayışının kurucuları arasında gösterilen Rudolf Jhering’in de (1818-1892) bir Hannoverli olduğunu şuracığa not edelim.

Tekrar bisiklet konusuna dönersek; Hannover’de bisiklet kullanmayı zevkli hale getiren sadece yolların uygunluğu değil, şehrin doğa ile iç içe geçmiş olmasıdır. Şöyle anlatayım: Hannoverliler şehirlerine “park” diye bir şey yapmamışlar. Türkiye’deki gibi adına “park” denilen masraflı ama iğreti alanlara burada rastlamıyorsunuz. Park yapmak yerine ormanlarını doğal haliyle korumuş gibi görünüyorlar. Avrupa’nın en büyük kent ormanına Hannover sahipmiş. Ormanlara, irili ufaklı koruluklara şehrin her yanında semtlerle iç içe geçmiş bir şekilde rastlıyorsunuz. Şehir adeta ormanın içine inşa edilmiş. O yüzden burada “şehrin gürültüsünden doğaya kaçmak” gibi bir şey söz konusu değil. Doğa, zaten kapınızın önünde. Bir semtten diğerine yüksek ağaçların gölgesinde, toprak patikaları izleyerek ulaşabilirsiniz.

İlk günkü bisiklet deneyiminden sonra bana öyle bir özgüven geldi ki, bizim çocuklara “yarın bisikletle Celle’ye gideceğim” dedim. Celle, Hannover’e 40-45 km kadar uzaklıkta çok güzel, eski bir şehir. Çocuklar önce şaka yapıyorum zannettiler. Sonra, antremansızlığımı ileri sürerek “belki gidersin ama, dönmek sorun olur” dediler. Hatta Daniela, bir iddia üzerine maraton koşan yaşlıca bir adamın düştüğü komik halleri anlatan bir filmden söz etti. Şevkim kırılmadı desem yalan olur. Ertesi sabah Celle’ye doğru yola çıktım. 5-6 kilometrelik bir sürüşten sonra çocukların haklı olduğu sonucuna vardım. Güzel bir köyde  kahvemi içtikten ve üzerindeki yazılardan 16. yüzyıldan kalma olduğunu tahmin ettiğim Alman çiftlik evlerini seyrettikten sonra geri döndüm.

Dik çatılı, kereste ile çerçevelenmiş, yarı ahşap-yarı kâgir, rengarenk Alman evleri pek çok insan gibi bana da hayli romantik görünmüştür. Sonradan arabayla hep birlikte ziyaret ettiğimiz Celle ve Goslar şehirlerinde bu tarz evlerin mükemmel örneklerini gördük. Çoğu evin ön cephelerinde gotik harflerle yazılmış yazılar dikkat çeker. Almanca bilmediğimiz için neler yazıldığını çözemedik. Bazı sözcüklerden hareketle İncil’den yapılmış alıntılar ya da şiir dizeleri olabileceği tahmininde bulunduk. Bazı evlerin üzerinde bir takım isimler ve tarihler vardı. Sanırım evlerin eski sahiplerini belirtiyordu bunlar.

Bu tarz, geleneksel diyebileceğimiz Alman evlerinden Hannover’de, özellikle “Altstadt” denilen eski şehirde de çok sayıda var. Ancak, Hannover mimari yönden çok daha zengin bir şehir. En dikkat çekici örneklerden biri yapay bir gölün (hafriyat kazısının Hitler tarafından yahudilere yaptırıldığı söyleniyor; bir müteahhitlik hizmeti şeklinde olmadığını tahmin edersiniz) yakınlarında bulunan eklektik bir tarzda inşa edilmiş 1913 tarihli Rathaus (Belediye) binası. Bu etkileyici binanın giriş salonunda şehrin farklı dönemlerdeki durumunu gösteren devasa boyutta dört adet maket bulunuyor. Maketlerden biri İkinci Dünya Savaşındaki hava bombardımanları sonucunda yüzde doksanı tahrip olan şehrin harap halini gösteriyor.

Pek çok Alman şehri gibi Hannover de İkinci Dünya Savaşından sonra yeniden inşa edilmiş. Ama hiçbir şey olmamış gibi şehri neredeyse aynen inşa etmişler. Gotik, barok, klasik, neo-klasik tarzda pek çok bina yeniden pırıl pırıl ayağa kalkmış. Bunlara modern mimarinin dikkat çekici örnekleri de ilave edilmiş.

Almanya ya da Hannover gerçekten sıkıcı mıdır, bunu bilemem. Gezginliğin iyi tarafı belki de bu. Gittiğiniz yere ilişkin izlenimleriniz şehrin kabuğundan yansıyanlarla sınırlı kalıyor. Şehrin ruhuna, iç haline nüfuz edemiyorsunuz. Sorun değil! Ama kendi şehrinizde bir “turist” gibi yaşıyorsanız, kabuğun ötesine geçip şehrinizin ruhunu keşfedemiyorsanız, dahası bir şehrin ruhu olabileceğinin farkında değilseniz…… İşte, bu çok fena!

 

 

 

Hannover İzlenimleri” üzerine 8 yorum

  1. Bu yaz bende Frankenberg’ de idim…Güzel bir anlatım olmuş kaleminize sağlık zevkle okudum…Gerçekten Almanlar için kurallara uymak bir namus meselesi şehirler ormanların içerisinde dışarıdan bakıldığında her şey o kadar güzel ve insana yakışır görünüyor ki insan kusur bulamıyor …ama tuhaf bir şey var adını koyamadığım ; Gerçekten sıkıldım 🙂 ama niye sıkıldım ? hissettiğim ama adını koyamadığım bir duygu…bu soruya ben bile bir cevap bulamadım 🙂

    Liked by 1 kişi

  2. Recai kardeşim, her gittiğin ve gezdiğin yerleri güzel güzel anlatarak bizi de gezdirmiş oluyorsun. Teşekkür ederim. Sen gezmeye devam et. Sen gezdikçe biz de gezeceğiz.

    Liked by 1 kişi

  3. Recai Hocam, yolunuzu bir de Münih’e düşürün. Burası da en yaşanılası şehirlerden. Bazıları koca bir köy diyor; bazıları methiyeler düzüyor. Recai Hoca’nın değerlendirmesi ilginç olacak.

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s