1913 Yılında Eskişehir

Eski seyahatnameleri sevdiğimi söylemiştim. Fırsat buldukça okumaya çalışıyorum. Bugünlerde, Tarih Vakfı Yurt Yayınları arasında çıkan “Anadolu 1913” isimli kitabı elimden düşürmüyorum. Çünkü daha ilk sayfalarda yazar 1913 yılının Eskişehir’inden bahsediyordu.

Kitabın yazarı Béla Horváth. Macar bir araştırmacı diyebiliriz. Temkinli bir ifade kullanmamın nedeni yazar hakkında internette doyurucu bir bilgiye ulaşamamış olmam. Doyurucu olmak şöyle dursun, hiçbir bilgiye ulaşamadım desem yeridir. Bu devirde Macar da olsa kitap yazmış biri hakkında google’ın size yardımcı olamaması tuhaf görünebilir. Macaristan’a özellikle Budapeşte’ye hayli sık seyahat etmiş biri olarak kendi kendime bu tuhaflığı şöyle açıkladım:

Macar devletinin yeni doğan çocuklara konulacak isimler konusunda katı bir uygulaması var. Ebeveynler çocuklarına istedikleri her ismi veremiyorlar. Konulacak ismin Macar diline, kültürüne, geleneklerine uygun olması gerekiyormuş. Tereddüt doğması halinde devletin hazırladığı isim listesinden bir seçim yapmak gerekiyormuş. Sonuçta belli isimler yaygınlaşmış: Her taraf Joseph, Attila, Emre (bildiğiniz Emre), Zoltan (bildiğiniz Sultan), Istvan ve benzeri isimlerle dolmuş taşmış. Soyadlarında da durum aynı. Örneğin, yazarımızın soyadı olan Horváth Macaristan’da en yaygın dördüncü soyadıymış. Google’a “Béla Horváth” yazdığınızda müzisyeninden sporcusuna pek çok sonuç geliyor ama aradığınıza ulaşamıyorsunuz. Çok çaba göstermeme rağmen, kendisine sıcak hisler beslemeye başladığım bu yazarın bir resmini zar zor bulabildim.

belaYandaki resmin bizim Bela’ya ait olup olmadığından da emin değilim. Kitaba ilgi gösteren Rusya’daki Kırım tatarlarına ait bir sitede  karşıma çıktı bu resim

 

Her neyse…..

Kitabın iç kapağında Macaristan’ın Pécel kentinde doğan Dr. Béla Horváth’ın, siyasal bilimler ve ekonomi eğitimi gördüğü; yerel yönetimlerde değişik görevlerde bulunduğu; edebi yazılarının yanı sıra bilimsel kitaplar, makaleler ve gözlemler yayımladığı bilgisi var.

Kitap ilk kez 1929 yılında Budapeşte’de yayımlanmış. Özgün isminin tam türkçesi: “Türkiye’nin Kalbinde, Anadolu’da 2300 Kilometre”. Aşağıda, 1913 yılında bir Temmuz sabahının erken saatlerinde Haydarpaşa’dan yola çıkan yazarın akşam üzeri ulaştığı Eskişehir’e ilişkin gözlemlerini okuyacaksınız. Tadımlık niyetine. Yıl ilginç, yolculuk ilginç, yazar besbelli çok ilginç. Bu yüzden Eskişehir’de takılıp kalmayıp yolculuğun devamını da okumakta yarar var.

……….

Bilecik geçidinden tırmandığımızda Orta Anadolu’nun neredeyse Macaristan yüzölçümüne yakın düzlüklerine ulaşıyoruz. Bu uçsuz bucaksız ovalar bu noktadan itibaren arada sırada volkanik dağlarla kesilen, kuraklığın egemen olduğu bir düzlük oluşturuyor. İşte biz bu ovaları bir uçtan bir uca kat etmek için yola çıktık.

Trenimiz akşama Eskişehir’e ulaşıyor. Yolcular treni terk etmek zorundalar. Çünkü Anadolu’da trenler sadece gündüz hareket halinde olabiliyor. Trende bulunan herkes eşyalarını toplayıp otellere taşınıyor. Yarın sabah tekrar yola çıkılacak.

tadia1
Yazarın Tadeus Teyze olarak bahsettiği dönemin meşhur “Madam Tadia Oteli”

Biz, tam 22 yıl önce Avusturya’dan bu kente taşınan yaşlı Tadeus Teyze’nin oteline yerleşiyoruz. Çok sempatik olan bu yaşlı kadın yabancı ve yerli yolcular tarafından çok sevilen bir otel işletiyor.

Bu şehir yılda neredeyse 1.5 milyon pengö değerinde lületaşı pipo ihraç ediyor. Taştan oyularak şekillendirilen bu şahane pipoların (yakındaki Sarısu ve Kemikli maden ocağından hammaddesi çıkarılıyor) bu kadar çok satılması, eğer ulaşım sağlanmışsa yörelerin kalkınmasının ne kadar kolay olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Bu ufacık köy yirmi yıl içinde gerçekten hızla büyüyen bir şehir görünümü almasını bu ürüne borçlu. Gazla çalışan sokak lambalarının aydınlattığı caddelerinin iki yanında yüksek binalar sıralanıyor. Kalabalık çarşısındaki dükkânlarda Avrupa mallarını da bulmanın mümkün olduğunu görüyoruz.

Şehir merkezindeki gezimizi bitirdiğimizde artık hava da kararmaya başlıyor. Yanından geçtiğimiz evlerden birinden neşeli kahkahalar ve eğlence sesleri geliyor. Bir Rum ailesinde düğün olduğunu öğreniyoruz. Tambur, darbuka, keman ve tef çalınıyor, neşeli müzik bütün sokağı inletiyor. Burası damat evi ve anlatılanlara göre bu tür eğlencelerde kapı gelen her konuğa açık oluyor. Bahçe kapısından girdiğimizde kadınlı erkekli bir grup insanın el ele tutuşup büyük bir daire oluşturarak dans ettiklerini görüyoruz.

Kadınların ve erkeklerin birlikte eğlenmesi o zamanlar son derece ender görülen bir olay. İslam ahlakının yasakladığı bu olay daha sonraları Anadolu Hıristiyanları tarafından da benimseniyor; onlar da kadın ve erkek toplulukları ayrı toplumsal hayat sürdürmeye başlıyorlar: Yabancı kadınlar ve erkekler dışarda birbiriyle konuşmuyor, birbirine bakmıyor, birlikte yürümüyorlar. Bu sadece Müslümanlar tarafından değil, Hıristiyanlar tarafından da uygulanıyor. Hatta dostlar arasında evlerde bile kadınlı erkekli aynı odada bir araya gelmek çok ender karşılaşılan bir durum.

Eğer bir kız bir erkekle birlikte görülürse, o kız dile düşüyor. Hele bir de ilişki daha ileri bir noktaya varmışsa, kız toplum tarafından tamamen dışlanıyor. Müslüman veya Hıristiyan olması durumu değiştirmiyor.

Bu nedenle evlilik Rumlar arasında da aşk nedeniyle değil, ailelerin pazarlığı sonucu ulaşılan bir birliktelik oluyor. Ailelerin anlaşmasının ardından söz kesiliyor ve daha sonra da en kısa zaman içinde büyük eğlenceli düğün yapılıyor.

Ertesi sabah daha güneş doğmadan uyandırılıyoruz: Trenimiz 5’te yola çıkacak. Mysia ovasından, tepeleri ilginç volkanik tabakalarla süslü kum tepelerinin arasından dolanarak ilerliyoruz. Tepelerin yamaçlarındaki volkanik maddeler binlerce yıl boyunca yağmurla, kar ve donla iyice yıpranmış, ama tepelerin zirveleri dimdik ayakta kalmış. Uzaktan bakıldığında yıkılan kale surları içinde ayakta kalmayı başarabilen burçlara benziyorlar.

Bu çorak bölgede az insan yaşıyor olsa gerek: Hızla yol alan trenimiz bir istasyondan diğerine ulaşıncaya kadar saatler geçiyor. Oysa bu bölge tarih boyunca çok sevilen bir yerleşim bölgesi olagelmişti. Tüm bölgede, özellikle Gökçekısık’ta tarih öncesi yerleşim izleri ortaya çıkarılmıştı. Tufa Dağlarının neredeyse bütün yamaçlarında iskeleyle ulaşılabilecek yükseklikte tarih öncesi insanların yaşadığı mağaralar var. Bu mağaraların arasında, daha sonraki çağlardan, Hıristiyanlığın ilk dönemlerinden (V-VI. yüzyıldan X. yüzyıla kadarki dönem) kalma mağaralar bulmak da mümkün. Kare şeklinde olan ve bazılarında kapı izleri bulunan bu mağaraların, iskeleler yukarıya çekildiğinde vahşi hayvanlara karşı insanlara tam anlamıyla güvence sağladıkları sanılıyor.

Daha sonra, yani Türklerin bölgeye gelmesinden sonra oyulan mağaraların biçimleri değişik. Bu dönemde artık düzenli geometrik mağara yapısının terk edildiği anlaşılıyor.

Demiryolundan oldukça uzakta küçük köyler görüyoruz, ama tren bu köylerde durmuyor. Daha kolay su elde edebilmek için olsa gerek, genellikle dağların eteklerinde kurulan bu yerleşim birimlerinin özelliklerini uzaktan da olsa seçebiliyoruz. Bunlar “muhacir köyleri”: Küçük ve dışardan sıvanmış evlerin ortasında köy meydanı bulunuyorsa bu bir Tatar köyü demektir. Uzun bir sokakta sağlı sollu dizilen evler köyün bir Çerkez köyü olduğunun işaretini veriyor. Eğer evlerin dağılımı düzensiz ise bundan köyün bir Türk köyü olduğunu çıkarabilirsiniz.

………..

Bela Horvath. Anadolu 1913, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2010.Çeviren: Tarık Demirkan

1913 Yılında Eskişehir” üzerine 8 yorum

  1. Teşekkürler, Hocam. Şehrimiz için önemli bir yayını bize belirttiğiniz için teşekkürler. Yaşadığımız yöreyi ne güzelde ele almış, yazar. Eskişehir’de artık unutulmaya başlanan tren yolculuklarına ilişkin bir kültürü, şimdi sadece adı kalan Madam Tadia Oteli’ni ve beyaz altını (lületaşını)ve önemlerini bize hatırlattığınız için, sağolun.

    Liked by 1 kişi

  2. Seyahat yazıları benim de ilgi alanım. Özellikle bilmediğim bir seyahat kitabından haberdar olduğumda çok mutlu oluyorum. Paylaşmak güzel bir duygu. Teşekkürler.

    Liked by 1 kişi

  3. Merhaba Recai hocam, Macar seyyah Bela Horvath ile ilgili yazınızı okuduk, emeğinize sağlık. Biz de 2013 yılından beri Madam Tadia Oteli (Hotel Tadia) ve seyahatnamelerde Eskişehir’i araştırıp yazıyoruz. “Dünden Bugüne Eskişehir’deki 14 İşletmenin Öyküsü” kitabında Madam Tadia Oteli ile ilgili bir bölümümüz yayınlandı. Daha sonra bu çalışmayı genişlettik ve Tourism Management Persectives adlı dergide “A hotel in Anatolia in the last period of the Ottoman Empire: Hotel Tadia (1892-1922)” adıyla makale olarak yayınlandı. Bunun yanı sıra yıllardır üzerinde çalıştığımız seyahatnamelerde Eskişehir üzerine derlediğimiz bilgileri bir çalışmada topladık. Burada Bela Horvath gibi Eskişehir’i çeşitli amaçlarla ziyaret eden 25 seyyahın detaylı notlarına ulaştık. Bu çalışmamız Akademik İncelemeler Dergisi’nde “Seyyahların Anlatımı ile Osmanlı’nın Son 30 Yılındaki Eskişehir (1892-1922)” adıyla yayınlandı. Hem sizin hem de ilgilenen diğer kişilerin bu çalışmalara ulaşabileceğini sizin aracılığınızla hatırlatmak isteriz. Bu vesileyle de size teşekkür ederiz. Aysel Yılmaz-Duygu Yetgin (Anadolu Üniversitesi Turizm Fakültesi)

    Liked by 1 kişi

  4. Merhaba Recai hocam, umarım en yakın zamanda çalışmalar ile ilgili görüşme fırsatımız olur. Görüşleriniz bizim için çok kıymetli.

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s