Kategoriler
Genel Tarih

Devlet Adı!

“Çocukların adı babalarını ele verir” der Cemal Süreya.

Peki ya soyadları? Onlar da atalar-dedeler hakkında bir fikir verir mi?

Kapsamı hayli geniş böyle bir soruya tekdüze bir yanıt vermek yerine genel olarak isimler konusunun neden önemli olduğuna değinmekle işe başlayabiliriz.

Evet, isimler önemlidir! İsim meselesinin bir bilim meselesi olduğunu vurgulamalıyız. İsim, isimlendirme dil-bilimden, tarihe; felsefeden ilâhiyata; sosyolojiden psikolojiye; hukuktan politikaya kadar pek çok bilimsel disiplinin ilgi alanına girer.

Diyeceksiniz ki, “Hocam bu saydığınız bilim dallarının inceleme konusuna girmeyen ne kaldı?”. Bu soruyu soran muhtereme İlber Ortaylı edasıyla bakar ve “Evladım, sen onomastik nedir bilir misin?” diye bir kontra-soruyla yanıt veririm. Tabii, İlber Ortaylı olsa bu kadarıyla yetinmez, “Sen bilsen bilsen çekomastiği bilirsin!” sözüyle son noktayı koyardı.

Biz devam edelim.

Spesifik bir çalışma alanı olarak onomastik özel isimlerin etimolojisini ve tarihsel boyutunu inceleyen ve çeşitli alt dallara sahip bir uzmanlık alanıdır. Coğrafi adlar, edebi eserlerde kullanılan adlar ve bizim üzerinde durduğumuz kişi adlarıyla soyadları alt uzmanlık dallarının konusuna girer.

Bir teoriye göre bütün sözcükler özel isimlerden türemiştir. İlk insanın bir ismi vardı. İsimler konusu gerçekten derin, hayli çetrefilli bir meseledir. İsim-isimlendirme sorunsalının felsefe ve ilâhiyatın ne denli beyin yakıcı meselelerinden biri olduğunu anlamak için TDV İslam Ansiklopedisindeki “isim” maddesine bakmanız yeterli olacaktır.

İsim-isimlendirme her ne kadar kişisel bir tercih konusu gibi görünse de, aslında toplumsal-tarihi-kültürel boyutu, kişisel boyutu aşan bir sorunsaldır. Bu yüzden sadece şahsi bir mesele olarak göremeyiz isim konusunu.

Ülkemiz pek çok konuda olduğu gibi isimlendirme ve isim değiştirme konusunda da ciddiyetsizlik ya da cehalet örnekleri bakımından hayli zengindir. Üstelik örnekler soyadlarıyla sınırlı değildir. Şehir, kasaba, köy, mahalle ve sokak isimleriyle ilgili pek çok kötü uygulama örneği verilebilir.

İstanbul’u ele alalım meselâ. Dünyalar güzeli İstanbul’a kendi ellerimizle yaptığımız kötülükler onun eşsiz mimari dokusunu, muhteşem doğasını tahrip etmekle sınırlı kalmamıştır. İstanbul’un semt ve sokak isimlerini çeşitli saiklerle (acayip-tuhaf olarak nitelendirmek, Türkçeleştirme eğilimi, geçmişe yönelik tepki ilk aklıma gelenler) değiştirmek suretiyle bu kutlu şehrin tarihine ve hatıralarına en hafif deyişle saygısızlık yaptığımızın farkında dahi değiliz. İşin kötüsü tahribatın her türlüsüyle birlikte isim tahribatı halâ devam ediyor. Doğduğu, büyüdüğü, çocukluğunu geçirdiği, üstelik Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde kurulmuş bir semtin bir sokağını, eski hali şöyle dursun, isim olarak dahi bulabilmek mümkün değil pek çokları için.

Yeni bir semt kurulur, yeni bir sokak ya da cadde açılır, elbet ona bir isim koyarsınız. Zaten bir ismi olan bir yerin ismi ise sırf birilerine tuhaf geldiği için ya da kendine göre “kötü” kişileri, olayları (gerçekten öyle olsa bile) çağrıştırdığı için değiştirilmemelidir.

İsim meselesi bilim meselesidir dedik. Şunu da ilave etmeliyiz: isim meselesi aynı zamanda bilinç meselesidir: Kimlik bilinci, tarih bilinci, kültür bilinci, dil bilinci, ya da bunların toplamını ifade eden uygarlık bilinci isim bilincini de içerir.

Hiç unutmuyorum. Maarif Kolejinde hazırlık sınıfında okuyoruz. İlkokulu yeni bitirmişiz. Çocukluk masumiyetini henüz tam olarak yitirmemişiz. Bir gün İngilizce dersinde bir sınıf arkadaşımız -üstelik çok güzel bir ismi olan arkadaşımız- kendi isimlerimiz yerine George, Bill, Mary gibi isimleri kullanmamızı önermişti öğretmenimize. Bir çocuktan gelen bu öneri o dönemlerdeki yetiştirilme tarzımızın bilinçaltımıza yaptığı tahribatın dışavurumundan başka bir şey değildi aslında.

Şimdi soyadı meselesi üzerinde durabiliriz.

Soyadı Uygulamaları Kültürden Kültüre Değişiklik Gösterir

Bugün bildiğimiz anlamda soyadı kullanma adetinin pek eski olmadığı söylenebilir. Soyadı deyince kişiye doğumla verilen isimden sonra ailesine, mensup olduğu topluluğa, memleketine, mesleğine, geçmişte yaşanan önemli olaylara, hatıralara hatta bazı fiziksel özelliklere işaret eden, bazen de hiçbir anlam taşımayan fakat baba üzerinden tevarüs edilerek nesilden nesile geçen ortak aile isimlerini kastediyoruz.

Aslında, bu şekliyle soyadı uygulaması geçmişte ve günümüzde bütün toplumlar tarafından benimsenmiş evrensel bir uygulama değildir. Soyadı geleneği dünyanın çeşitli yerlerinde birbirinden farklı biçimlerde doğmuş ve gelişmiştir. Britannica Ansiklopedisine göre, Avrupa’da soyadı kavramı Roma İmparatorluğunda ortaya çıkmış ve oradan Akdeniz’e ve Batı Avrupa’ya yayılmıştır. Orta Çağlarda ise Cermenlerin etkisiyle ve başka bazı sebeplerle soyadı uygulaması yavaş yavaş ortadan kalkmış. Orta Çağların sonlarına doğru kişinin mesleğini ya da memleketini gösteren lâkaplar şeklinde yeniden kullanılmaya başlanarak zaman içinde modern soyadlarına evrilmiştir.

Soyadı kullanma zorunluluğu olmayan pek çok ülke vardır. Bunlar genellikle Asya’nın doğusunda ve güneyinde bulunan ülkelerdir. Örneğin, Endonezya medeni hukukuna göre kişilerin bir soyadı ya da aile adı alma zorunlulukları yoktur. Endonezyalılar çocuklarına isterlerse Nur, Ali gibi tek bir isim verebilirler. Birden fazla isim koymalarına da bir engel yoktur. Ancak, ikinci ya da üçüncü isimler de ilk isimler gibidir; soyadı niteliğini taşımazlar.

Birmanyalılar da (Burma) soyadı kullanmazlar. Fakat hayli ilginç bir isim koyma sistemine sahipler. Burma kültüründe, çocuğun hangi gün doğduğu önemlidir. Haftanın her bir günü sesli bir harfle temsil edilir. Geleneğe göre çocuğun isminin doğduğu günü temsil eden bu harfle başlaması gerekir. Astrolojiyle bağlantılı bir sistemmiş onlarınki.

Hindistan’da da soyadı kullanmayan milyonlarca insanın varlığından söz ediliyor. Bununla birlikte, yasadan ya da gelenekten kaynaklanan bir soyadı zorunluluğu olmayan bu ülkelerde Batı dünyasının etkisiyle, özellikle ticaretle ya da politikayla ilgilenen kesimlerde batılı tarzda bir soyadı seçme eğilimi yaygınlaşıyormuş.

Bir başka ilginç örnek de Kuzey Avrupa’dan verilebilir. İzlanda bildiğimiz manada, yani ortak aile ismi şeklinde soyadı kullanan bir ülke değildir. Soyadı işi bu ülkede kişilerin tercihine bırakılmayarak, adeta otomatik bir sisteme bağlanmış. Yeni doğan çocuklara İzlanda geleneklerine uygun bir isim konulduktan sonra, soyadı yerine babasının ismi esas alınarak filancanın oğlu ya da filancanın kızı anlamına gelen bir isim zorunlu olarak kayıtlara geçiriliyor. Evlenme dolayısıyla kadının kocasının soyadını alması da söz konusu değil. Örneğin, Egill Jonsson isimli bir erkekle Selma Traustadottir isimli bir kadının evlendiğini varsayalım. Evlendikten sonra da kadının isminde hiçbir değişiklik olmayacaktır. Diyelim ki Egill ve Selma’nın bir oğulları oldu ve ismini Gunnar koydular. Oğlanın ismi babasının ilk ismi Egill olduğu için Gunnar Egillson olacaktır. Yani, Egill’in oğlu Gunnar. Sonradan bir de Helga adını verdikleri kızları olursa o da Egill’in kızı anlamında Helga Egilsdottir ismini alacaktır. Bu sistemde mecburen bütün aile bireylerinin isimleri farklı olacaktır.

İzlandalılar çocuklarına kendi keyiflerine göre istedikleri ismi koyma serbestisine de sahip değiller. Şöyle ki; çocuklarına daha önce hiç kullanılmamış bir isim koymak istediklerinde “İsim Koyma Komitesi” adı verilen bir kurulun onayını almak zorundalar. Söz konusu kurul düşünülen ismi reddederse çocuklarına bu ismi veremezler. Benzer bir uygulama Macaristan’da da yapılıyor.

Yeri gelmişken yaygın bir uygulama olan çocukların babaların soyadını alması meselesine değinelim. Genellikle bunun arka planında ataerkillik, erkek egemenliği vs. gibi sebepler bulunduğu iddia edilir. Ben klişeleşmiş bu görüşlere katılmıyorum. Bence uygulama daha pratik ve hukuki bir sebebe dayanıyor. O da şudur: Çocuğun annesinin kim olduğu tartışmadan uzaktır. Çocuk annesinin kucağına doğar. Mâlûmu ilâm etmek gerekmez diğer bir deyişle. Baba ise çocuğuna soyadını vermek suretiyle onu bütün toplum önünde tanıdığını ilan etmiş olur. Bu uygulamadan kadınların bir rahatsızlık duyduklarını sanmıyorum. Aksine, tarih boyunca çocuğun babasından bekledikleri bir edim, bir ödev olarak görülmüştür soyadı verme işi. Tekrar hatırlatalım, babanın soyadının alınması da bütün toplumlar için standart bir uygulama sayılamaz. Sözgelimi, İslam toplumlarında bir kişinin künyesi babaya nispetle tanımlanabileceği gibi anneye nispetle de tanımlanabilmektedir.

Teksas-Tommikslerle, yani çizgi roman kültürüyle büyümüş bizim nesil iyi bilir. İspanyollar abartılı denecek uzunlukta isimler kullanırlar. Şu isme bir bakalım örneğin:

Pablo Diego José Francisco de Paula Juan Nepomuceno Crispín Crispiniano María de los Remedios de la Santísima Trinidad Ruiz Picasso.

İsmin başına ve sonuna dikkat ettiyseniz bunun meşhur ressam Pablo Picasso’nun tam ismi olduğunu anlamışsınızdır. İspanyol isimleri bize adeta bir hikaye anlatırlar. Bir İspanyol’un tam isminden pek çok şey öğrenebiliriz. Soyadının ötesinde bir isimlendirme tarzıdır bu. Geleneksel olarak soyadları baba ya da büyükbaba tarafı hakkında temel bazı bilgiler verirken, bir İspanyol’un ismi bize sadece baba tarafı değil ana tarafı hakkında da bilgiler verir. Örneğin yukarıdaki isim Picasso’nun Pablo ismini 1878 yılında ölen amcasından aldığını; Crispin Crispiniano isminin yortu günü Picasso’nun doğum günüyle aynı tarihe denk düşen kunduracıların iki azizinden geldiğini; Ruiz ve Picasso’nun da babasıyla annesinin soyadları olduğunu söylüyormuş. Britannica’nın yalancısıyım! Aynı ansiklopedi bu tarz isimlendirmenin tipik bir Endülüs geleneği olduğunu da belirtiyor. Bundan kuşku duymam işte! Endülüs medeniyetinin İspanya üzerindeki derin etkilerinin bir diğer kanıtı der geçerim!

Bir yahudi mezar taşı.

Yahudilere gelince; onlar da tarihsel olarak standart soyadı kullanmayan topluluklar arasında yer alırlar. İsimlendirme tarzları arapları andırır. Örneğin, Joseph ben Jacob, Yakob’un oğlu Yosef anlamına gelir. Ancak, Yahudi toplumu dünyanın her tarafına dağılmış olduğu için yaşadıkları ülkenin normlarına bazen gönüllü bazen de zorunlu olarak uymak durumunda kalmışlardır. Soyadları da buna göre biçimlenmiştir. Avrupa devletleri iki yüz yıl kadar önce yahudileri aile ismi şeklinde standart soyadı almaya zorlamıştır. İsrail Devleti, Avrupa yahudileri tarafından kurulduğu için orada da aile ismi standart soyadı olarak kabul edilmiştir. Bugün yahudiler geleneksel isimlerini sinagoglarda, dini belgelerde, törenlerde kullanmaya devam ederken, günlük hayatlarında mensup oldukları ülkenin normlarına uygun isimleri tercih ederler.

Şimdi o meşhur soruyu soralım: İsmine bakarak bir kişinin yahudi olup olmadığını nasıl anlarsınız? Cevap: Anlayamazsınız!

Yalçın Küçük’ün bir zamanlar gündemimize sokarak bir teori haline getirmeye çalıştığı tezler bana göre bir safsatadan ibarettir. Özellikle kripto yahudileri (dönmeler, sabetaycılar) belirlemek için geliştirilmiş bu formüllerin kökeni aslında Avrupa’ya dayanır. Örneğin, sonu -er, -man ya da -berg ile biten soyadlarının yahudi soyuna işaret ettiği ileri sürülmüştür. Gerçekteyse bunlar en büyük yahudi grubu oluşturan Aşkenazilerin yaşadıkları Almanca ya da benzeri dillerin konuşulduğu ülkelerde yaygın olarak kullanılan soyadlarında yer alırlar. Yahudiler de o ülkelerin yerlilerince tercih edilen soyadlarını kullanmışlardır elbet. Örneğin meşhur nazi savaş suçlusu ve nazizmin ideologlarından Alfred Rosenberg ile aynı soyadını taşıyan yahudiler olabileceği gibi pek çok Alman da vardır. Bunun gibi Fisher, Schneider, Grossman, Ginsberg, Neumann vb. isimleri taşıyanların mutlaka yahudi olduklarını söylemek mümkün değildir. Yahudi soyadı olduğundan kuşku duyamayacağımız isimler Kohen, Levi ve bunların türevleri gibi bazı isimlerden ibarettir.

Yalçın Küçük bu teorileri Türkçe soyadlarına uyarlayarak sabetaycıları ya da dönmeleri belirlediğini iddia etmiştir. Ancak, Avrupalı teorisyenlerle Yalçın Küçük’ün isim avcılığıyla güttükleri amaçlar arasında çok önemli bir farklılık vardır. Avrupa’da bu teoriler genel olarak yahudiler üzerindeki baskıyı arttırmak için kullanıldığı halde, Yalçın Küçük bizde zaten mevcut kendini değersiz hissetme duygusunu pekiştirmek için bu yola başvurmuştur. Kendini değersiz hissetmesi istenenler yahudiler ya da dönmeler değil kuşkusuz. Yalçın Küçük bu coğrafyada maddi-manevi kıymet ifade eden ne varsa bunların gizli ya da açık yahudilerce başarıldığı safsatasını yerleştirmeye çalışmıştır. Öyle ki ona göre sadece Cumhuriyet rejiminin önde gelen şahsiyetleri değil Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Bey dahi bir yahudidir!

Görüyorsunuz, mevzu nerelere uzanıyor!

Bizde de 1934 yılına gelinceye kadar standart soyadı kullanma geleneği yoktur. Buna karşılık son derece zengin bir isim koyma kültürü ve kişinin ailesiyle, atalarıyla, yaşadığı yerle ve hayatın daha pek çok rengiyle bağlantısını açıklamada kullanılan, soyadından daha işlevsel yöntemler vardı.

Özetlemek gerekirse;

Eski zamanlarda az çok her ailenin, fakat özellikle tımar sahipleriyle sipahilerin bir aile ismi, köylerde yaşayanların da bir lakabı olurdu. Bazı vezirlerle devlet adamlarının memleketlerinin ismiyle anıldığını hepimiz biliriz: Köprülü, Sokollu, Giritli…

Yine bazı devlet adamları kendilerine verilen çeşitli şeref unvanları veya lakaplarıyla öne çıkmışlardır: Bıyıklı Ali Paşa, Öküz Mehmed Paşa, Semiz Ali Paşa, Güzelce Ali Paşa, Cenaze Hasan Paşa, Keçiboynuzu İbrahim Hilmi Paşa. Hepsi böyle gülünç değil kuşkusuz. Ben özellikle bunları seçtim. Biraz gülümseyin diye. Bir de toplumun bu konuda ne kadar komplekssiz olduğunu göstermek için.

Bir çocuk doğduğunda kendisine Ahmet, Mehmed, Ayşe, Fatma gibi geleneğe uygun bir isim verilirdi. Sonra, çocuk okuyup yazmayı öğrenir, hüsnühattan (güzel yazı dersi) icazet (diploma) alırdı. O zaman ismine, genellikle bir sıfat niteliğinde ikinci bir isim eklenirdi. Fazıl, Aziz, Latif, Zeki gibi. Çocukluk ve gençlik dönemlerinde olmak üzere iki aşamada ad verilmesi geleneğinin kökleri Orta Asya’ya kadar uzanır. Dede Korkut Kitabı’nda, “Bir oğlan baş kesmese kan dökmese ad komazlardı” denmektedir. Boğaç Han masalını hatırladınız mı?

Ondokuzuncu yüzyılın başından itibaren mahlas denilen bu ikinci isim doğumla birlikte verilmeye başlanmış. Meşrutiyet devrinde de babanın ismini ya da mahlasını eklemek moda olmuş. Nihayet, 1934 yılında kabul edilen Soyadı Kanunu ile bugünkü şekliyle soyadı kullanma mecburiyeti getirilmiştir.

Soyadı Kanununun Kabul Edilmesi ve Uygulanması

Soyadı Kanunu, Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen batılılaşma hareketinin bir parçası olarak düşünülmelidir. Teknik-idari, hukuki, toplumsal anlamda gerçek bir ihtiyaçtan ziyade o dönemde sıkça telaffuz edilen, kanun mecliste görüşülürken de vurgulanan “medeni memleketler” gibi olma isteğinin bir sonucudur. Diğer bir deyişle, yazı devrimi gibi, şapka ve kılık kıyafet devrimi gibi bir uygulamadır. Her ne kadar dönemin başbakanı İsmet İnönü, TBMM’de yaptığı konuşmada “Köylerde hemen herkesin bir soyadı vardır. İlgili kanunla sadece bu soyadlarına resmiyet kazandırmış olunacaktır” demiş olsa da; Bursa Milletvekili Refet Bey’in zaten devletin kayıtlarında tescil edilmiş olan aile isimlerinin herhangi bir işleme tabi tutulmadan tasdik edilerek kullanma zorunluluğu getirilmesinin yeterli olacağı yönündeki önerisi kabul edilmemiştir.

Cumhuriyet Gazetesi, 11 Ekim 1945.

Bu öneri uygulansaydı, pek çok aile uzun zamanlardan beri kullana geldikleri aile isimlerini 21. yüzyılda yaşayan çocuklarına ulaştırabilirdi. Profesör Hıfzı Veldet’in “soyadı anarşisi” olarak nitelediği kargaşa hali de yaşanmış olmazdı. 11 Ekim 1945 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde soyadı uygulamasını üzerinden on yıl geçtikten sonra şöyle değerlendirmiş bir zamanların meşhur medeni hukuk profesörü Hıfzı Veldet (Velidedeoğlu):

Tatbikatta ne oldu? Evvelâ bir kısım halk, kanunun bir maddesinden faydalanarak, eski soyadlarını değiştirdiler ve yerine başka milletlerinkine benzeyen soyadları aldılar. Türk cemiyeti Yander, Burman, Lezan, Samurelli, ve benzerlerile doldu. Öz adlarını görmese, insanın bunları: Mister Yander, Herr Burman, Monsieur Lezan, Signor Samurelli, diye çağıracağı muhakkak!

Bir kısım halk” dışında kalan büyük çoğunluğun soyadı uygulaması karşısındaki tutumunu ise tek bir sözcükle özetlemek mümkün sanırım: Kayıtsızlık. O günlerin gazeteleri tarafından yeni rejimin bütün uygulamaları gibi soyadı uygulaması da heyecanla karşılanmasına karşın geniş kitleler bunu devletçe sırtlarına yüklenmiş bir kırtasiye işi, bir formalite gibi algılamışlardır. Şapka giyme zorunluluğunun toplumun belli kesimlerinde yol açtığı tepkilerle karşılaştırıldığında, devletin vatandaşların isimlerine yönelik bu müdahalesi pek de umursanmamış gibi görünüyor. Hıfzı Veldet pasif diyebileceğimiz bu tutumu şöyle değerlendirmiş Cumhuriyet Gazetesindeki yazısında:

Hemen hepsi köylü olan bu vatandaşlara, o sırada moda olan isim listelerindeki gelişigüzel adlar takıldı, onların hakiki soyadları kendilerine sorulmadı. Ve bu vatandaşlardan çoğu Devlet adı dedikleri yeni soyadlarını derhal unuttular; ancak asker oldukça veya mahkemeye düştükçe hatırladılar. Kendi aralarında birbirlerini eski soy adlarile ayırd etmekte devam ettiler.

Dedeler kendilerine verilen “Devlet adını” derhal unuttular belki. Ama aradan bir nesil geçtikten sonra, bu sefer çocuklar dedelerinin aile adlarını, lakaplarını ya da şöhretlerini anımsamaz oldular!

Milliyet, 2 Ocak 1935

Soyadı Kanununun zamanlaması üzerinde durulması gereken bir başka noktadır. Soyadı uygulaması ile Türkçenin dönüştürülmesi hareketi (Güneş-Dil Teorisi) eş-zamanlı yürümüştür. Güneş-dil teorisi 1940 yılından sonra gözden düşmüş olsa da yeni soyadlarını bu teori çerçevesinde üretilen sözcükler oluşturmuştur. Bu durum bilinçli bir tercih midir yoksa bir tesadüf müdür? Araştırmaya değer diye düşünüyorum.

O dönemin gazetelerini incelediğimizde soyadı uygulamasıyla ilgili birbirinden ilginç haberlere rastlıyoruz. Örneğin, çeşitli devlet dairelerinde çalışan memurların soyadı almaları düzenli olarak haber yapılmış o günlerde. Küçük memurların aldıkları soyadları toplu bir listeyle duyurulurken, önemli devlet adamlarının ya da yüksek memurların kendilerine seçtiği soyadları müstakil bir haber olarak verilmiş.

Ulus Gazetesi, 28 Kasım 1934

Özellikle, Halk Evlerinde düzenlenen toplu soyadı koyma günlerine ilişkin haberler dikkatimi çekti. Nasıl bir atmosfer hakimdi acaba o toplantılara? Aynı yıllarda yerli malı kullanılacağına dair toplu yemin törenleri haberleri de gördüm gazetelerde. Maalesef, bu törenleri ayrıntılı olarak anlatan bir habere rastlamadım. Umarım birileri bir yerde yazmıştır. İleride yapılacak bir dönem filmi için bunların o günlerin psikolojisini anlamak bakımından faydası olur diye düşünüyorum.

Aynı şekilde Cumhuriyet Halk Fırkasının yerel kongreleri sırasında da topluca soyadı alma törenleri yapılmış.

Hakimiyeti Milliye (Ulus), 27.11.1934

Soyadı uygulamasını etkileyen kanunlardan bir diğeri de bazı unvan ve lakapların kaldırılmasına ilişkin kanundur. Buna göre, “ağa, hacı, hafız, hoca, molla, efendi, bey, beyefendi, paşa, hanım, hanımefendi ve hazretleri” gibi lâkap ve unvanlar kaldırılmıştır. Bunun gerekçesini, kısa bir süre sonra Ulus adını alacak Hakimiyeti Milliye gazetesinin manşetinden anlıyoruz. Gazete bu haberi “Geçmişten kalma içtimai üstünlük doğuran unvanlar kalktı” şeklinde duyurmuş. Haberden de anlaşılacağı üzere bu unvanların kaldırılış sebebi “geçmişten kalmalarıdır”! İçtimai yani sosyal üstünlük doğurduğu iddiası, yasağa sözüm ona bir nesnellik görüntüsü vermek içindir. Bu unvanların bir soyadında kullanılıp kullanılmayacağı konusunda ise kanunda bir açıklık bulunmuyor. Sadece bunların resmi belgelerde kullanılamayacağı belirtilmiş. Dolayısıyla, soyadlarında da bu sözcüklere yer verilmemesi istenmiş olmalıdır. Ancak, hepimiz içinde bu yasaklı sözcüklere yer veren soyadlarıyla karşılaşmışızdır. Uygulamadaki gevşeklikten yararlanarak ya da başka yollarla bazı aileler bu yasağı delmişler muhtemelen.

Benim bu kanunla ilgili olarak dikkat çekmek istediğim bir başka nokta var. Bu kanuna dayanılarak içinde kaldırılan sözcüklerin geçtiği (Kocamustafapaşa, Molla Fenari, Hacı Arif Bey, Bayramağa, Fitnat Hanım gibi) İstanbul’daki semt, mahalle ve sokak isimlerinin değiştirilmesine karar verilmiş ve bunun için bir liste hazırlanmıştır. O günlerin gazetelerinde zaman zaman değiştirilen sokak isimlerine ilişkin haberler çıkmıştır. İsim değişiklikleri yasada sayılan unvanlarla da sınırlı kalmamıştır. Ancak, İstanbul semt-sokak isimleri yönünden öylesine zengin ki 30’lu yıllarda bu işi bitirmek haliyle mümkün olamamıştır. Yarım kalan isim değiştirme işi daha sonraki ve günümüzdeki yönetimler tarafından üstelik yurt çapında tamamlanmaya çalışılmış ve çalışılmaktadır. Bu konuda Osmanlı bakiyesi Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan gibi Balkan ülkelerinden farklı bir durumumuz yok maalesef.

Soyadı Hikayeleri

Mevzu soyadları olunca herkesten iyi-kötü, uzun-kısa mutlaka bir hikaye çıkar. Bazı soyadları roman/film/dizi konusu bile olur. Ben de bu uzun yazıyı, değişik zamanlarda yaptığım okumalar sonucunda belleğimde yer etmiş bir kaç soyadı hikayesiyle tamamlamak istiyorum.

Refik Halit Karay, sevdiğim yazarlardandır. Mizah duygusu hayli yüksek, sivri dilli bu muhalif yazara neden “Karay” soyadını seçtiği sorulduğunda şöyle cevap vermiş: “İsteyen düzünü kullansın, isteyen tersini!” Refik Halit gerçekten bu cümleyi kurmuş mudur bilemiyorum. Hiçbir siyasi rejimde başının dertten kurtulamamış olduğunu düşünce bana olabilir gibi geliyor.

Aydınlar arasında Soyadı Kanunu’na itiraz edenler, hatta soyadı almayı reddedenler de olmuş. Dr. Adnan Adıvar ve Halide Edip Adıvar çifti bunlar arasında yer alıyor. Adıvarlara göre, kendileri zaten çevrelerinde tanınan, bilinen, adı sanı malum insanlardı, soyadına ihtiyaçları yoktu. Ancak, Atatürk kendilerini uyarınca bir soyadı almışlar ama kızgınlıklarını da belirtmek amacıyla, “bizim zaten bir adımız var” anlamına gelen Adıvar
soyadını seçmişler kendilerine.

Beni gülümseten bir diğer hikaye de şöyle: Falih Rıfkı Atay “Çankaya” kitabında anlatıyor. Dışişleri Bakanlığının üst düzey memurlarından bir zat, kendisine soyadı olarak Mussoli’nin Dışişleri Bakanı Grandi’nin ismini seçmiş. Atatürk neden bu soyadını aldığını sorunca, “Hatırası var efendim” demiş. Atatürk, “Ne imiş hatırası bakalım” deyince anlatmış:

“Efendim cedlerimizden biri gemi ile Mısır’dan geliyormuş, teknenin kaptanı imiş, yolda büyük bir fırtına çıkmış, imdat gelinceye kadar içindekilerin hepsi boğulmuşlar. Fakat; ceddim grandi direğine çıktığı için kurtulmuş; soyadımızın hikayesi budur.”

Bunun üzerine Atatürk: “Ne? Ne? Bütün gemidekiler boğulduktan sonra yalnız kendi canını kurtaran kaptanın hatırası mı olur? Beyefendi yalnız bu sebeple bırakınız da bir Türkçe ad takınız…” der.

Falih Rıfkı, yine Çankaya’da kendi hikayesini de anlatıyor:

“Ben bir sabah Tarama Dergisini açmış, ilk sayfalarda en sevimli kelimeyi soyadı almaya karar vermiştim. Atay o sabahki seçmemin eseridir. Hemen gazetedeki yazılarıma da yeni imzamı koymaya başladım, Atatürk bir akşam serzenişte bulundu:

“Sen kendine soyadı bulmayı (bize) bırakmadın” dedi.

“Her gün yazıyorum, sizin bu işe ne kadar değer verdiğinizi bildiğimden bir gün bile geç kalmak istemedim.” şeklinde cevaplar kurnaz yazar sitem dolu bu soruyu.

Falih Rıfkı’nın üzerimde bıraktığı izlenim dolayısıyla olmalı ben hikayeyi kafamda biraz farklı canlandırdım. Soyadını Atatürk’ten almak her ne kadar büyük bir onur kabul edilse de, yazar, Atatürk’ün bazı kişilere yadırgatıcı soyadları verdiğini de bilir. Muhtemelen bir soyadı kazasına uğramamak için acele etmiştir. Atatürk’ün sitemini de akıllıca bir cevapla savuşturmuştur. “Çankaya” kitabının bende oluşturduğu hisler ya da izlenimler beni böyle düşünmeye yöneltti.

Benim soyadımın da bir hikayesi var.

Torunlar ve onların torunları için şuracığa kaydedeyim. Aslında, bir blogda yazmak bana suya yazı yazmaktan farksız görünüyor. Olsun; belki ileride internet arkeolojisi diye bir şey çıkar ve birileri bu yazıları bulur çıkarır.

Büyükbabam yani dedem 1935 yılında o zamanlar Romanya sınırları içinde kalan Güney Dobruca’dan gemiyle Tekirdağ’ın bir limanına gelmişler muhacir olarak. Hükümet, dedemlere bir öküz ve bir parça tarla vererek onları Çorlu’nun bir köyüne iskân etmiş. Ancak, bir süre sonra dedem huzursuz olmaya başlamış. Sebebi, köyün yerlilerinin dedemin henüz çok genç olan iki kızına, yani halamlara tâlip olmalarıymış. Dedem bu işe razı olmadığı için köyü terk ederek civardaki başka bir köye yerleşmiş. İskân Kanununa göre bunu yapmaya hakkı olmadığını söyleyen hükümetin memurları geri dönmesi için baskı yapmaya başlamışlar. Dönersin, dönmezsin; neticede dedem direnmiş, dönmemiş. O arada soyadı almak için hükümet binasına gidince, koridorda bekleyen dedemi gören Çorlu kaymakamı “Gel bakalım! Senin soyadını ben vereceğim” demiş ve dönmemekte direnen dedeme “Dönmez” soyadını vermiş.

Gördüğünüz gibi bizimki de bir “Devlet adı”!

Geliştirici: Recai Dönmez

Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye Bölümünde öğretim üyesiyim. Eskişehir'de yaşıyorum. Burada başta "Eskişehir" olmak üzere, genel olarak şehir, sanat, kültür, üniversite, gezi izlenimleri ve "ne olacak bu memleketin hali?" konularında yazılarıma rastlayabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s