Kardeşim Battûta!

battutaBaşlık bir mektubun girişi gibi olsa da, “kardeşim” sözcüğünün İbn Battûta’ya ilişkin bütün duygularımı özetlediğini düşünüyorum. Aramızdaki 700 senelik yaş farkı ona “kardeşim” dememe engel değil. Seyahatnamesini okurken çağları aşan bir kardeşlik, arkadaşlık, duygudaşlık etkisine kapıldım. 700 sene önce yazılmış bir kitap gibi değil de, sanki modern zamanlara ait bir aydının kaleminden çıkmış gibiydi seyahatnamesi. Gönül eğlendirmek için gezmelere çıkmış sıradan bir gezgin ya da serüvenci olarak niteleyemeyiz Battûta’yı. Gezip görmekle kalmayıp, yaşamına dahil olduğu ülkeleri bir sosyoloğun, bir antropoloğun, bir iktisatçının, bir maliyecinin, bir siyaset bilimcinin, bir edebiyatçının, bir tarihçinin dikkat ve gözlem gücüyle aktarıyor bize, İbn Haldun’un çağdaşı İbn Battûta.

Büyük gezgin İbn Battûta’nın doğum tarihi (1304) Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarına denk düşüyor. Anadolu’ya hayli uzak bir coğrafyada, Fas’ın Tanca şehrinde doğmuş gezginimiz. Orhan Gazi zamanında Anadolu’ya gelmiş. Beylikler dönemi Anadolu’suna ilişkin gözlemleri, özellikle Ahilik teşkilatının işleyişine birinci elden tanıklığı dolayısıyla seyahatname bizim için eşsiz bir kaynak değerine sahip.

Anadolu’ya gelişini şöyle anlatıyor Battûta, tam ismi “İlginç Ülkeleri ve Macera Dolu Yolculukları Merak Edenlere Armağan” olan seyahatnamesinde:

Lazkiye’de Martelmin adlı bir Cenevizlinin büyük “korkora”sına (ticaret gemisi) binerek “Türk ülkesi”ne yöneldik … Rum diyarı diye bilinen bu ülke, dünyanın belki en güzel memleketi! Allah Teâlâ güzellikleri öbür ülkelere ayrı ayrı dağıtırken burada hepsini bir araya toplamış! Dünyanın en güzel insanları, en temiz kıyafetli halkı burada yaşar ve en leziz yemekler de burada pişer. Allah Teâlâ’nın yarattığı kullar içinde en şefkatli olanlar buranın halkıdır. Bu yüzden şöyle denilir: “Bolluk ve bereket Şam diyarında, sevgi ve merhamet ise Rum’da (Anadolu’da)!”

Anadolu’ya geldiğinde her yerde büyük ilgi gördüklerini vurgulayan Battûta anlatmaya devam ediyor:

Komşularımız, kadın ya da erkek bize ikramda bulunmaktan geri durmuyorlardı. Burada kadınlar yüzlerini örtmezler. Yola çıkacağımız zaman akraba ya da ev halkındanmışçasına bizimle vedalaşıp  üzüntülerini gözyaşı dökerek belli ederlerdi.

700 sene önceki Antalya’nın Battûta üzerinde nasıl bir etki bıraktığını da şu satırlar özetliyor:

Bu şehir, genişlik, güzellik ve ihtişam bakımından dünyanın en güzel şehirlerinden. Gerek planı, gerekse düzeni ile diğer ülkelerdeki benzerlerinden de üstün bir durumda!

Battûta, ziyaret ettiği yerlerin temel geçim kaynaklarının neler olduğuna ve üretilen mallara ilişkin bilgiler vermeyi de ihmal etmiyor. Örneğin, Antalya ve Konya’dan Mısır ve Suriye’ye özel bir kayısı türünün ve bademin ihraç edildiğini, Denizli’nin daha 14. yüzyılda bir tekstil merkezi olduğunu öğreniyoruz:

Burada dünyada eşi benzeri olmayan altın işlemeli pamuk elbiseler dokunur. Yöre pamuğunun kaliteli oluşu ve iyi eğirilmesi uzun süre dayanmasını sağlıyor.

Battûta, tüketim mallarının fiyatlarını da not etmeden geçmiyor. Fiyatları hem yerel birimlerle hem de kendi ülkesinin para birimiyle karşılaştırmalı olarak veriyor kimi zaman. 14. yüzyıl iktisat tarihini araştıranlar için ne büyük imkân. Kastamonu için söylediklerine kulak verelim:

Bu şehir Anadolu’nun en güzel, en büyük beldelerindendir. Yaşamak için her kolaylık var! Eşya fiyatları çok ucuz… İki dirhem vererek iri bir koyun satın alabiliyor, yine iki dirhemle bize yetecek (12 kişi) kadar ekmek bulabiliyorduk. İki dirhemlik bal alsak hepimiz doyuyorduk. Bugüne kadar dolaştığım bunca ülke arasında bu şehir kadar ucuzunu görmedim!

Battûta, Kastamonu’da “garip” olarak nitelediği ilginç bir olaya tanık olur. Kulağı ağır işiten bir hoca ile öğrencisinin işaret dili kullanarak  ders yaptıkları bir sahneyi anlatır bize.

Battûta, sonu gelmez bir kaynak; bir hazine adeta. O yüzden alıntılarımıza bir nokta koyalım burada. Daha İstanbul’dan (iki defa yolu düşmüş), Afrika’dan, tatar hemşehrilerimizin ana vatanı olan Deşt-i Kıpçak’tan, Çin’den, bir rüya-bir masal ülkesini andıran Hindistan’daki irili ufaklı İslam devletlerinden , Maldivlerden, Endülüsten ve pek çok başka ülkeden söz etmedik. Lafı uzatmadan bu muhteşem kitabı okuyup bitirdikten sonra düşündüklerimi paylaşayım sizinle:

Söylemeye gerek yok. Zor zamanlardan geçiyoruz. Bu sıkıntılı çağda beni en çok rahatsız eden şeylerden biri sürekli coğrafyamıza hakaret edilmesidir. Üstelik bu zehirli dil sistematik bir propaganda unsuru olarak kullanılıyor. “Bu coğrafya …” diye başlayıp kan dökülmesini, soykırımı, zulmün her çeşidini kaçınılmaz bir yazgı gibi göstererek adeta tüm kötülüklerin olağan bir şeymiş gibi, bir kadermiş gibi kabullenilmesi isteniyor. Yeryüzünün en barışçıl toplumu olan İslam toplumunu ve onun kutlu ülkesini köleliğe mahkûm eden, coğrafyamızı içinden çıkılmaz bir bataklık olarak tarif ederek kapkara bir umutsuzluk çukuruna yuvarlanmamızı isteyen bu söylemi reddediyorum. İbn Battûta tanığımızdır.

Evet, seyahatnamesi, siyasal tarih açısından sorunlu olarak bildiğimiz bir dönemi (14. yüzyılın ilk yarısı) kapsar. Bir Abbasi, bir Selçuk, bir Osmanlı devleti gibi İslam Ülkesinin tümüne kol kanat geren siyasal bir yapı söz konusu değildir o dönemde. Siyasal açıdan hayli parçalanmış egemenlik alanlarından oluşmakta o çağdaki coğrafyamız. Ancak Battûta’nın tanıklığından anlıyoruz ki, siyasal açıdan bölünmüş olsa da toplumsal, kültürel ve ekonomik ilişkiler açısından İslam Ülkesinin en batısıyla en doğusu, en kuzeyi ile en güneyi arasında son derece sağlam bir uygarlık bütünlüğü var; bir barış ve esenlik iklimi var bu sonsuz coğrafyada.

İslam coğrafyasının en batısından 21 yaşında genç bir adam olarak yola çıkan Battûta, bir yabancı gibi, bir Marco Polo gibi değil, kendi ülkesinde gezen biri gibi seyahat ediyor. Yabancılık çekmek şöyle dursun, gittiği her yerde hayatın içine karışıyor. Seyahati sırasında onu bazen yargıç, bazen devlet müşaviri bazen elçi olarak görüyoruz. Hiç bir yerde kültürel bir şok yaşamıyor. Üstelik bu durumun Battûta’ya özgü istisnai bir durum olmadığını anlıyoruz yazdıklarından. Bir bakıyoruz Endülüslü bir tüccarla Hind’de, Iraklı bir bilginle Anadolu’da karşılaşmış. İklimlere ya da folklora bağlayabileceğimiz renk kaynaşmasının derinlerindeki ruh ve ideal birliğini görebiliyoruz her satırında Battûta’nın.

Peki o zamanlar öyleydi de şimdi birbirlerine çok mu uzak bu coğrafyanın insanları? İslam Uygarlığı 14. yüzyıldan sonra da gelişmesini sürdürdüğüne ve daha da olgunlaştığına göre, aynı uygarlığın bireyleri nasıl birbirlerine uzak kalabilirler? Aslında, ruhlarımız birbirine yakın. Yeter ki bedenlerimizi de yakınlaştırmanın bir yolunu bulalım. Fas’tan yola çıkan 21. yaşındaki bir gencin Battûta’nın rotasını izleyerek kazasız belasız Doğu Türkistan’a ulaşmasını sağladığımızda bir yol bulmuşuz demektir..

batuta-map

NOT: İbn Battûta’nın Seyahatnamesi, Yapı Kredi Yayınları tarafından basılmış. Orijinal dili olan Arapçadan A. Sait Aykut tarafından son derece başarılı bir şekilde tercüme edilerek, ayrıntılı notlarla zenginleştirilmiştir. Değerli çevirmene ve yayınevine buradan şükranlarımı sunmak isterim.

Kitaba ulaşmak için tıklayınız.

Kardeşim Battûta!” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s