Endülüs’ün Gelini: Granada

Granada’ya vardığımızda hava iyice kararmıştı. Otel çalışanının önceden verdiği tavsiyeye uyarak arabamızı şehir merkezindeki bir yeraltı otoparkına bıraktık. Otelin bulunduğu eski semtte park etme imkânı yoktu çünkü. Ama şöyle bir kolaylık düşünmüşler: Otele kadar ödenecek taksi parası sonradan otopark ücretinden mahsup edilebiliyormuş. Biz yine de yürümeyi tercih ettik. Hava güzel, yükümüz hafif, şehir canlı ve ışıltılıydı.

Granada_by_Piri_Reis
Granada’nın Piri Reis tarafından çizilmiş haritası

Granada, “Sierra Nevada” dağ silsilesinin hemen dibine kurulmuş tepeler-vadiler arasında güzel bir Akdeniz kenti. İsmi “nar” demekmiş. Bir isim bir şehre ancak bu kadar yakışabilir!

Bizim gezimiz sonbahara denk geldi. Ama kış dahil senenin her mevsiminde ziyaret edilebilecek bir şehir burası.  Kış derken Akdeniz kışını kastetmiyorum. Sierra Nevada’nın yüksek zirvelerinde karlar altında gerçek bir kıştan söz ediyorum.

Granadalı bir İslam şairi bir zamanlar İslâm ülkesinin en uç, eski söyleyişle serhad şehri olan buraların kışını şöyle betimlemiş bir şiirinde:

Tanrı saklasın Gırnata’yı, şu gerçek vatanı,

Dertliyi sevince boğan, yurtsuza yurt olanı.

Gözlerin yoruluyor dostum uzun uzun bakınca,

Karlı meralarına; donmaya yüz tutunca.

Tanrı korusun buranın halkını,

Bir serhad soğuk değilse serhad olabilir mi?

(İbni Battû’dan alıntı)

Granada’nın en eski tanıklarından biri büyük gezgin İbn Battûta’dır. Bakalım kardeşim Battûta neler demiş 14. yüzyılın Gırnata’sı hakkında:

… küçük şehirden çıkarak Endülüs ülkesinin merkezi olan Gırnata şehrine yöneldim. Burası tüm Endülüs bölgesinin gelinidir. Çevresi öyle güzel ki dünyada eşi yok diyebilirim. 40 millik bir alan. Ünlü Şennil (Genil) Nehri ortadan ayırır bu alanı. Orada başka ırmaklar da var.Art arda bahçeler, yeşillikler, köşkler ve üzüm bağları şehri dört bir yandan sarıp kucaklamış. Mesire yerlerinden biri de “Gözyaşı membaı” diye adlandırılan noktadır. Burası bağlar ve bahçelerle dolu bir dağdır. Bir benzeri yok!

Yedi yüzyıl sonra Granada’yı aynı sözcüklerle tanıtmak mümkün! Battûta 1300’lü yılların Granada’sında Konyalı, Semerkandlı, Tebrizli, Horasanlı ve Hindistanlı bilginlerin yaşadığını da not etmiş seyahatnamesinde; isimleriyle birlikte. Şehrin nüfusunun bir zamanlar yarım milyonu aştığı yazıyor çeşitli kaynaklarda. Müthiş bir canlılık! Şimdiyse bu sayının ancak yarısı kadar yerleşik bir nüfusa sahip günümüz Granadası.

Kısa bir yürüyüşten sonra Albaycin semtinin dar sokaklarından birinde bulunan otele ulaştık. Bilmediğim bir otele gittiğimde şöyle bir yabancılık duygusu geçer gider içimden. Vakit de gecenin bir vakti olunca tedirgin adımlarla ahşap kapıdan içeri girdik. Neyse ki aydınlık, şık, rahat bir ortam karşıladı bizi.

Kayıt işlemi sırasında resepsiyon memuru bizi sevindiren haberi verdi. Elhamra Sarayını ziyaret edebilecektik! Elhamra Sarayının biletlerini internetten almamız gerekiyordu. Ancak, biz bu işi biraz ağırdan almıştık. Budapeşte’den yola çıkmadan önce bütün biletler satılmıştı. Granada’ya kadar gelipte Elhamra’yı göremeyen bahtsızlardan olma ihtimali vardı. Allahtan otel müşterileri için bir kontenjan varmış.

hotelcasa
Hotel Casa del Capitel Nazari

Kaldığımız otelin ismi hoşuma gitti: Hotel Casa del Capitel Nazari. Bir rönesans dönemi konağı. 1503 yılında inşa edilmiş. Kafanızı kaldırıp baktığınızda Elhamra Sarayını görebiliyorsunuz. Otelin krom kaplamalı kirişleri ve Rönesans tarzı ahşap tavanları Korint başlıklı mermer sütunlarla desteklenmiş. Giriş katı beyaz mermerle ve Roma mozaiklerini anımsatan taşlarla kaplanmış. Odaların girişleri ahşaptan yapılmış sundurma biçiminde koridorlara açılıyor. Üç katlı yapının orta kısımlarında hoş avluların yer aldığı boşluklar oluşturulmuş. Her yerinde ince bir zevkin ürünü olduğunu hissettiren dokunuşlar.

Sabah kahvaltıdan sonra otelimizden çıktık. Elhamra’ya gitmeden önce etrafı şöyle bir dolaşalım dedik. Bulunduğumuz semtin adı Albaycin. Arapça özgün adı El Beyyazin ispanyol ağzında böyle olmuş. Beyza biliyorsunuz beyaz, daha doğrusu “bembeyaz” demek. Granada’nın “nar” anlamına geldiğini söylemiştim. Zihnimde “nâr-ı beyza” sözcükleri bir araya geldi. Konu dışı ama söylemeden geçemeyeceğim. Üstad Sezai Karakoç hatıralarında, Necip Fazıl’ın Büyük Doğu dergisinin bir “Nâr-ı Beyza” gibi çıkacağının duyurulduğunu anlatır: “Yaşasın çağrışım kanunu!”.

Albaycin, dar sokakları ve bembeyaz güzel evleriyle çok ilginç bir yer. Bu dar sokaklarda dolaşırken insanlık tarihinin en trajik, en acı olaylarının burada yaşandığını anımsamadan geçmemeliyiz. Granada Emirliğinin 1492’de düşmesiyle Reconquista hareketi tamamlanmış ve İber Yarımadasında müslümanların hakimiyeti tümüyle sona ermiştir. Bundan sonrası İspanya müslümanları için tam bir felâket olmuştur. Sözcüklerin ifade etmekte yetersiz kalacağı acılar, zulümler, işkenceler, soykırımlar yaşanmıştır bu topraklarda. Osmanlı hükümdarı II. Bayezid’in ve Memlûk Sultanı Kayıtbay’ın müslümanlara yardım girişimleri de sonuç vermemiştir.

Okuduğunuz yazı bir gezi yazısı. Yine de not düşmeliyim: Batılılar hiçbir zaman “reconquista” fikrinden ve amacından vazgeçmemişlerdir. İspanya müslümanlardan alındıktan sonra da bu ihtiras devam etmiştir. Günümüzde de devam etmektedir. Rumeli ve Balkanların tarihi bir reconquista hareketidir hiç kuşkusuz. 20. yüzyılın sonunda Bosna’da, Avrupa’nın ortasında, modern dünyanın gözü önünde gerçekleştirilen insanlık dışı olayları bir hatırlayın. Bilge devlet adamı Aliya İzzetbegoviç’in sözlerine bir kulak verin. Bosna’da işlenen insanlık suçuyla Endülüs’te yapılanlar arasında bir fark olmadığını göreceksiniz. Avrupa bin yıldan beri reconquista fikrinden bir milim geri adım atmamıştır; insanlık ideallerinde bir karış dahi ilerleyememiştir. Hıristiyanlığın doğduğu kadim topraklar olarak Anadolu, Avrupa için tekrar ele geçirilmesi gereken bir Endülüstür. Bunun bilincine ermek zorundayız.

*   *   *

Nihayet Elhamradayız.

Elhamra’yı size nasıl anlatmalıyım bilemiyorum! Bütün söyleyeceklerim kupkuru sözcüklerden ibaret kalacaktır; bunu biliyorum. Edebiyatçı değilim, şair hiç değilim. Ama başladık bir kere; çaresiz sürdüreceğiz!

Elhamra sonuçta yüzlerce yıllık geçmişi olan tarihi bir mekân. Ancak dolaşırken, nedendir bilemiyorum, öyle bir duyguya kapılmadım. Tam tersine geçmiş ve gelecekten soyutlanmışcasına kendimi gerçeküstü mistik-şiirsel bir atmosferin içinde hissettim bir anda, Elhamra’da.

Elhamra yalnızca bir saray değil. Sarayları ve köşkleri de içeren, surlar içinde saklı bir şehir. Avluları, bahçeleri, havuzları, insanı adeta geçici bir bilinç kaybına uğratan, daha doğrusu yepyeni bir bilince kapı açan, süs gibi durmayan süslemeleri, sütunları, harikulâde kemerleri, mukarnasları, nereye giderseniz gidin sizi izleyen arkaplândaki su şırıltılarıyla, havuzlara yansıyan ve ortama gerçeküstü bir boyut katan, katı mermerle akıcı suyu birbirine katıştıran kristalleşmiş görüntüleriyle, duvarlarda oynaşan gün ışığıyla, portakal ve yasemin kokularıyla, kuş sesleriyle kendinizi bir hayal fânusu içinde buluyorsunuz bir anda, Elhamra’da.

Evliya Çelebi’nin Bursa için söylediğini Elhamra’ya uyarlayarak “Elhamra bahçeden ibarettir” diyebiliriz. İlhamını cennet bahçelerinden almış gibidir Elhamra bahçeleri! Çünkü o ana kadar gördüğünüz hiçbir bahçeye benzemediğini hissedersiniz bu bahçelerin. O güzelim sarayları, köşkleri ve diğer yapıları esas belirleyenin bahçe olduğunu düşünürsünüz. Yani bir bina yapıp bu binadan bakıldığında göze hoş görünecek bahçeler yapmak yerine, içinde yaşanılan, güzelliği içeriden hissetmenizi mümkün kılan bir tasarım anlayışının verimidir Elhamra bahçeleri.

Peki, nasıl olmuş da Kuzey Afrika ve Arabistan çöllerinden gelen insanlar böylesine güzel bahçeler inşa edebilmişler?

Yanıt aslında sorunun içinde gizli. Çöl insanları kıt su kaynaklarını en iyi şekilde değerlendirme bilgisine ve tekniğine sahiptiler. Mağripten İspanya’ya geçtiklerinde buradaki gür su kaynaklarını kurak ülkelerinde geliştirdikleri dahiyane diyebileceğimiz sulama teknikleriyle birleştirerek o harikulade bahçeleri oluşturdular. Portakal, limon, nar, yasemin, gül, servi, palmiye ağaçlarını ve bunlarla birlikte bir bahçe kültürünü Avrupa’ya öğretenler müslümanlardır.

İslam kültüründe durgun su temiz kabul edilmez. Bu yüzden olmalı Elhamra bahçelerinde su sürekli akar, akar, akar! Kapalı mekânlarda küçük bir çanaktan süzülen sular, ince-narin kanallarla dış avlulara, oradan havuzlara, fıskiyelere, oradan da tüm bahçelere bir dinamizm içinde ulaşır.

Muhteşem saray odalarının birinden diğerine geçerken, onlarca sütun arasından, masmavi gökyüzünün altında ışıklar, pırıltılar içindeki Aslanlı Avluyu gördük. Yoksul bahçesinde Emin Oktay’ın tarih kitabındaki soluk klişe fotoğrafa bakan küçük çocuğun hayali geçti saniyeler içinde gözümün önünden.

Aslanlı Avlu (Patio de los Leones), Elhamra’nın muhtemelen en tanınmış kısmıdır. Böyle isimlendirilmesinin nedeni avlunun tam ortasında ağızlarından su püskürten oniki aslan heykelinin bulunmasıdır. Mermerden yapılmış aslan heykellerinin üzerinde yine oniki köşeli bir havuz bulunur. Havuzun kenarlarına bir şiir hâkedilmiştir. Oniki aslanın oniki burcu temsil ettiği söylenir. Merkezdeki havuzda buluşan dört su kanalı da cennetteki dört nehrin sembolleriymiş.

img_6106-1
Lâ gâlibe illallah. 

Elhamra’nın duvarları, sütunları, kemerleri ve tavanları olağanüstü bezemelerle, şiirlerle ve Kurandan ayetlerle donatılmıştır.

Bunlar içerisinde bir tanesi var ki hangi duvara baksanız, başınızı nereye çevirseniz karşınızdadır: Lâ Gâlibe illallâh.

Nereye giderseniz gidin sizi izler: Lâ Gâlibe illallâh.

Sütunlarda, kemerlerde, duvarlarda, her yerde bazen bir çini göbeği olarak, bazen bir rozet şeklinde onu görürsünüz: Lâ Gâlibe illallâh.

İslâm yazısını bilmeseniz bile bir süre sonra gözünüz onu diğer yazılardan ayırt etme becerisini kazanır. Hemen farkedersiniz: Lâ Gâlibe illallâh.

“Allah’tan başka gâlip yoktur” anlamına gelir. Ya da “sonuçta Gâlip ve üstün olan sadece Allah’tır”.

Bu bir teselli sözü mü yoksa bir uyarı mı? Muhtemelen her ikisi. İslâm geleneğinde devlet adamlarına gururdan uzak durmaları gereği çeşitli yöntemlerle hatırlatılmıştır. Biliyorsunuz Osmanlı bu yöntemlerden birini bir çeşit protokol kuralı haline getirmiştir. Her Cuma selamlığında toplanan kalabalık padişaha hep bir ağızdan “mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!” diye seslenmiştir. “Allah’tan başka Gâlip yoktur” sözünün Elhamra’nın duvarlarına yazılışı benzer bir hatırlatma işlevi içindir herhalde.

Olan biten onca şeyden sonra ise bu söz müslümanlar için bir “tesellidir” artık. Üzerinde düşünürlerse bu sözün içerdiği uyarının muhatabı bundan böyle batılılardır.

Belki de zamanında bu sözün her yere nakşedilmesine karar veren Elhamra’nın söz sahipleri, bilinçaltlarında Granada’nın ilelebet ellerinde kalmayacağını, günün birinde bu güzel şehri terketmek zorunda kalacaklarını hissetmişlerdir. Elhamra’nın temelleri atıldığında Kurtuba başta olmak üzere pek çok şehir  elden çıkmıştı çünkü. Gırnata Emirliğinin ömrü 300 yıldan fazla sürmüş olsa da sonuçta müslümanlar her taraftan kuşatılmışlardı İber Yarımadasında.

Granada’nın teslim olmasına karar veren son Emir bu zor kararı verirken acaba neler düşünmüştür? Neler hissetmiştir? Hükümdarlık bir yana bir insan olarak iç dünyasında neler yaşamıştır? Bunu bilebilmemiz mümkün değil hiç kuşkusuz. Ama şundan eminiz: Nihai karar verilmeden önceki her safhada, komutanlarıyla toplandığı salonlarda, yemeğini yediği, uykuya daldığı odalarda, dolaştığı avlularda bu söz o talihsiz Emir’in gözlerinin önündeydi: Allah’tan başka Gâlip yoktur!

Elhamra sonsuz bir geometri ya da sonsuzluğun geometrisi. Çiçeğin geometrisi. Sonsuzcasına açılan bir çiçek. Sarayın bir noktasında açılmaya başlayıp, kusursuz bir şekilde duvardan duvara, sütundan sütuna, kemerden kemere, odadan odaya açılmaya devam eden, oradan Granada’nın evlerinde, sokaklarında, çarşılarında bu doğa eylemini sürdüren tabiat üstü bir çiçek! İnsan nasıl doğada bir kusur göremiyorsa burada da göremiyor. Her yerde, her köşede, her noktada altın oran yakalanmış.

Ama bir yerde, Elhamra’nın bir köşesinde bu kusursuz eylemin aksadığını düşünüyorsunuz. 16. yüzyılın başlarında V. Charles Elhamra’nın bir kısmını yıkarak kendine bir saray yapmaya karar veriyor. Sonuçta ortaya ezici bir yapı çıkıyor. Ağır taş Endülüs’ün tüy gibi, narin bir çiçek gibi insan ruhuna iyi gelen hafif yapısından sonra gözlerimize ve ruhumuza lök gibi oturuyor. İyi mi olmuş? Belki de! Elhamra’yı terk etmeden önce ruhumuza sinen o fizikötesi duygudan sıyrılmamıza ve realitenin taştan dünyasına geri dönmemize yardımcı oluyor bu bir kompleksin ürünü olduğunu bağıra bağıra haykıran sözde saray.

 

Endülüs’ün Gelini: Granada” üzerine 6 yorum

  1. Ben de bu şehre hayran olmuş birisi olarak belirtmeliyim ki, bu şehir iyi ki batılıların topraklarında ve hala yaşıyor. Diğer türlü günümüze bu ihtişamıyla kalacağını pek beklemezdim doğrusu.

    Beğen

  2. Yazılarınızı birkaç kez okuyorum sevgili hocam,gönülgözü başka bir ruh katıyor.Ellerinize sağlık.Benden Granada’ya nacizane bir katkı;son emir Abdurrahman Granada’nın uçurumu başında ağlarken,annesi şunu söyler;Ey Abdurrahman erkek gibi koruyamadın,kadın gibi ağlıyormusun?Bu sözden sonra Emir Abdurrahman kendini uçurumdan atar.Saygılarımla.

    Beğen

  3. Sevgili Hocam, biraz buruk bir hisle kendimi tarihin tozlu sayfaları içinde buluverdim. Elinize, yüreğinize sağlık. Sağlıcakla kalın…
    Gürsel GÜR

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s