Rahman-Âşıklar

Bulgaristan topraklarına Dereköy sınır kapısından geçerek giriyoruz.

Havayoluyla başka bir ülkeye gitmekle, karadan gitmek arasında çok fark var. Hava limanlarından geçiş soyut bir eylem gibi. Göklere açılan bir kapıdan geçiyorsunuz, ârafta geçirilen bir süre ve yabancı bir dünyaya açılan bir başka kapı!

Hudut kapıları bildiğiniz somut kapılar! Bilmediğiniz ülkenin giriş kapısı hemen karşınızda; görüyorsunuz. Arabanızdan iniyorsunuz, yürüyorsunuz, tekrar biniyorsunuz; üniformalar, edalar,  tavırlar, alfabe ve dildeki farklılaşmayı ışınlanma duygusu yaşamadan somut olarak hissediyorsunuz.

*     *     *

Yol boyunca aile büyüklerinin “memleketten” Türkiye’ye muhacir olarak gelişleriyle ilgili anlattıklarını anımsıyorum.

Hacı Ninem’e memleketi niye terk ettiğimizi sorduğumda yanıtı şu olmuştu: “Makedonlar köyümüze yerleşmeye başlayınca, deden artık buralarda durulmaz dedi ve Türkiye’ye hicret etmeye karar verdik”.

Henüz üç yaşındaki annem, teyzem ve dayılarımdan oluşan ailesiyle; evini, verimli arazilerini, “Feleklerin Ormanı” diye  anılan hayli geniş koruluğunu geride bırakarak, bir at arabasına yüklediği eşyalarıyla o günlerin koşullarında dört-beş günde gidilebilen Köstence Limanına doğru yola çıkmış dedem. Hacı Ninem yaşlı gözlerle dönüp dönüp ardına bakmış. Dedem bir kez olsun kafasını çeviripte bakmamış geride bıraktığı yerine yurduna.

Hacı Ninemin sözünü ettiği Makedonlar aslında Makedonya’dan gelen Hıristiyan Ulahlar imiş. Türk köylerini Romenleştirme politikasının bir parçası olarak 30’lu yıllarda Romanya Hükümeti tarafından sistemli bir şekilde Tuna Nehrinin güneyine yerleştirilmiş Romence konuşan bu topluluk. Memleket geniş; amaç Ulahlara yer bulmaktan ibaret olsaydı belki durum idare edilebilirdi. Ancak, Romen hükümetinin derdi Türkleri yerinden yurdundan etmek olduğu için, yeni gelenler bir süre sonra müslüman ahaliyi taciz etmeye başlamışlar. Özellikle Türk ailelerin evlerini yeni gelenlerle paylaşmaya zorlanması baskıyı tahammül edilmez hâle getirmiş. Yok pahasına evlerini, arazilerini ellerinden çıkaran Türkler, arabalarına yükleyebildikleri kadar eşyalarıyla önce küçük gruplar halinde sonra bir sel gibi Köstence’ye doğru akmaya başlamışlar.

Dönemin Bükreş elçisi Hamdullah Suphi’nin uyarılarını dikkate alan Türkiye hükümeti göçü belli bir düzene kavuşturmak ve Türklerin hak ve menfaatlerini korumak için geç de olsa bazı önlemleri yürürlüğe koyabilmiş. Köstence limanından İstanbul’a kalkan gemilere binebilen Türkler son derece zorlu şartlarda yapılan bir yolculuktan sonra anavatana ulaşmışlar. “Vakar” sözcüğünü daha hiç duymaz bilmez iken onun anlamını duruşunda gördüğüm rahmetli dedem bu sıkıntılı yolculuğu şu sözlerle özetlemişti: “Türkiye, bizi kurtardı evlâdım!”

Bu yolculukla ilgili olarak dayımdan biraz daha fazlasını dinledim. Dedem ve ailesinin diğer bireyleri yolculuk boyunca memleketlerinde giydikleri geleneksel kıyafetleriyle seyahat etmişler doğal olarak. Fes, cepken, şalvar, bel kuşağı türünden giysiler olmalı üzerlerinde. Ancak, gemi limana yanaşırken dedemin uyarısı üzerine giysilerini çıkarmışlar ve o günlerde yeni kabul edilmiş olan kılık kıyafet kanununa uygun olanlarla değiştirmişler üzerindekileri. Dayım, “deden tedbirli adamdı, olan bitenden haberi varmış demek ki” diye yorumlamıştı bu durumu.

*     *     *

Şumnu’dan yola çıkıyoruz. Doğayla uyumlu, kaplaması düzgün, çizgileri standartlara uygun çift yönlü mütevazı bir karayolunda seyrediyoruz. Otoyollar gibi insanı çevreden koparıp almıyor bu tür yollar. Sakin bir şekilde manzaranın tadını çıkara çıkara Silistre istikametinde ilerliyoruz.

Bulgaristan, manzaralı bir ülke gerçekten. Nisan ayında olmamız, gökyüzünün pürüzsüz, parlak maviliği, dağların hoş kıvrımları, uçsuz bucaksız yemyeşil tarlaların bir bütünlük içerisinde gözümüzün önünde uzayıp gitmesi kendimizi iyi hissetmemizi sağlıyor. Ruhumuza âdeta bir gençlik aşısı yapılıyor.

Van Gogh düşüyor aklıma. Sebebi, yeşillikler ortasındaki parlak sarı kolza tarlaları. Sanki Vincent’in fırçası değmiş her yere! Bilirsiniz Van Gogh’un tablolarında parlak sarının ayrıcalıklı bir yeri vardır. Gördüğümüz manzara zaten bir  çılgın olan Van Gogh’un aklını iyice başından alacak bir güzelliğe sahip.

Navigasyon aleti bir azizlik yapıyor ve bizi ana yoldan alarak ıssız köy yollarına yönlendiriyor. Şikâyetçi değiliz. Böylece daha fazla köy görmemiz mümkün oluyor. Oyuncak füzeleri andıran minarelerden, geçtiğimiz köylerde halen Türklerin yaşamaya devam ettiklerini anlıyoruz. Elimin altında Bulgarca köy isimlerinin özgün Türkçe adlarını gösteren bir liste olmamasına hayıflanıyorum. Muhtemelen farkında olmadan hısım akrabaya ait pek çok köyden geçip gidiyoruz.

B37A5754-7642-4B73-A4E5-8DCDDEA0E8D2Sonunda annemin doğduğu ama hiç göremediği sevgili köyümüze ulaşıyoruz.

Rahman-Âşıklar.

Ne güzel bir isim!

Ve Okorş!

Bulgarların köyümüze taktıkları isim. İnsanda bunaltı hissinden başka bir şey uyandırmayan, öğürtüyü çağrıştıran anlamsız isim!

Geldik işte!

Dedelerimin topraklarındayım. Benden kaçırılmaya çalışılan dedelerimin topraklarında.

Engelleyemediğim bir gururla söylediğim, “Deliormanlıyım” dediğim topraklarda.

Dobruca yöresinin güney sınırlarındayım. Tuna Nehri az ötemde.

Silistre Sancağının Akkadınlar kazasına bağlı Rahman-Âşıklar köyündeyim.

*     *     *

Bir teoriye göre, genler yalnızca fiziksel ve biyolojik özellikleri değil ataların hatıralarını da aktarırmış gelecek kuşaklara. Dedelerimin geldiği toprakları ilk kez gördüğümde hissettiklerimin bu teoriyle bir ilgisi olabilir mi?

Boğazımdaki düğümlenmenin, gözlerimdeki nemin, tanıdık-bildik bir yere geldim duygusunun, seyahat neşesiyle açıklanamayacak coşkulu sevincin, derin hüznün genlerimde kodlanmış eski hatıralarla bir ilgisi olabilir mi?

Öyleyse, kusuruma bakmamalısınız! Benim ki genetik bir durum yani!

*     *     *

Gelmesine geldikte, şimdi ne yapacağız? Köyle ilişkimiz kesileli yıllar olmuş. Rahmete kavuşmuş yaşlıların isimleri dışında bir tek isim yok hafızamda. Büyüklerin sağlığında az-çok geliş gidişler olurdu memleketle Türkiye arasında. Mektuplar, hediyeler gönderilirdi karşılıklı. Memleketten gelen mektupları dedeme okumak benim görevimdi. Henüz ilkokul öğrencisiydim. Kiril alfabesine alışık akrabalarımızın karışık bir yazıyla yazdıkları mektupları okurken soğuk terler dökerdim. Göz ucuyla dedemi süzerdim. O sakin bir şekilde tamamlardı sökemediğim sözcükleri. Sonra sıra cevap yazmaya gelirdi. Ben işin zor kısmını bitirmiş olmanın hafifliğiyle kâğıda geçirirdim dedemin dikte ettirdiklerini. Zaten tekrarlana tekrarlana bir kalıp haline gelmiş cümleleri dedem sözünü bitirmeden kâğıda geçirmiş olurdum. Büyüklerimizin vefatından sonra memleketle irtibat kesildi maalesef. O yüzden köyde yaşayan bir akrabamız olup olmadığı konusunda hiçbir fikrim yoktu.

Köyün tam ortasından geçen yol köyü ikiye ayırıyor. Köy diyorum ama Rahman-Âşıklar nerdeyse bir kasaba büyüklüğünde. Üç-dört mahallesi olan bir yer. Önce bir uçtan öbür uca gidiyoruz. Tek tük insan görüyoruz ana yolda. Bulgarlarla muhatap olmak istemediğimiz için gördüğümüz insanlarla konuşmakta çekingen davranıyoruz. Sonra, ara sokaklardan birine dalıyoruz. Orta yaşlı karı-koca bir çift evlerinin önünde birşeyler yapıyorlar. Arabanın camından selamlıyoruz onları. “Size yardım etse etse Karani Amca eder” diyor adam. Köyün en yaşlılarındanmış Karani Amca. Kağıt kalem istiyor benden. Dedeme okuduğum mektuplardakine benzer bir kaligrafiyle, lâtin harfleriyle “Karani” yazıyor uzattığım kâğıda. Sonra onun evini tarif etmeye çalışıyor. Karısı usulca “sen götürsene” diyor. Adam da usulca “bulurlar onlar” diyor.

Ama bulamıyoruz. Bir iki tur attıktan sonra vazgeçiyoruz. Tam köyden ayrılmak üzereyken bize tarif veren adam arabasıyla karşımıza çıkıyor. “Beni izleyin, ben sizi götüreceğim” diyor. Herhalde adamcağızın içine sinmedi uzaklardan gelmiş hemşehrisine bir yabancıya tarif eder gibi adres tarif etmek diye düşünüyoruz. Belki de karısının zoruyla bizi aramaya çıktı. Ardına düşüyoruz. Karani Amcanın evine varıyoruz. Eskişehirli muhacirlerin Türkiye’ye geldiklerinde yaptıkları ilk evlere benzeyen toprak bir ev. Karani Amca bizi karşılıyor. 80’lerinde bir ihtiyar adam. Ben dedemin memleketteki lâkabını geveliyorum ağzımda. “Felek Ahmet’in torunu” gibi birşeyler söylüyorum. Sonra Hacı Ninemin kardeşinin adını hatırlıyorum, “Çekirdek Ali” diyorum. Karani Amca’nın gözleri nemleniyor, heyecanla “Ben Çekirdek Ali’nin torunuyum” diyor. Sarılıyoruz birbirimize. Bizi içeri davet ediyor.

Evin içi dışından daha tanıdık. Duvar kenarlarında hem oturmak hem de yatmak için kullanılan iki “divan”. Sağda solda dedemlerin evinden bildiğim eşyalar. “Size kahve yapayım” diyor. Dedemin çok sevdiği kulpsuz okkalı fincanlarla sunuyor bize kendi yaptığı kahveyi. Duvarda kara kalemle çizilmiş rahmetli eşinin portresi. Annemin teyzesinin ve eniştesinin Eskişehir’i ziyaret ettikleri bir yaz mevsiminde çekilmiş fotoğraflar bir çerçeve içinde bir araya getirilmiş. Eskişehir’deki ortak akrabalarımızın resimleri bir başka çerçevede.

CE0963C0-6C61-42AD-B87F-3942F0214345Karani Amcaya “dayı” diye hitap ediyorum, çünkü anne tarafımızdan olan kuzenlerimize eğer yaşları büyükse böyle dememiz öğretilmişti bize. Karani Dayı yalnız. Arayanı, soranı pek kalmamış. Kızları “Bulgar” bayramında şöyle bir uğruyorlarmış. Torunlar o kadar da uğramıyorlarmış. Gülerek, bir köşedeki tavlayı gösteriyor bize. “Kendimle tavla oynuyorum!” diyor. Bir insanın yalnızlığını  başka söze gerek bırakmayacak şekilde ifade eden bu cümle yüreğimize işliyor. Derin bir keder duygusu kaplıyor içimizi.

Annemin dayısını, yani kendi dedesini soruyorum. Çekirdek Ali’yi. Ailenin bildiğimiz en renkli şahsiyeti büyük dayımız. Hafiften küçümseyici bir anlam içeren “Çekirdek” lâkabının sebebini açıklıyor önce. “Bizim lâkabımız aslında mollalar’dır” diyor. Çekirdek Ali de Hacı Ninem sülalesinde medrese eğitimi almış pek çok hocadan biri. Çekirdek Ali’nin halk arasında Tombul Camii olarak bilinen Şumnu’nun meşhur Şerif Halil Paşa Camii’nde imamlık yaptığını söylüyor. Bunu öğrenmekten bir sevinç duyuyorum. Rumeli şivesiyle Çekirdek Ali’nin kendisini ayaküstü sınava tâbi tutan Şumnu Müftüsüne “nasıl kıç attırdığını” anlatıyor. Gülüşüyoruz.

Zaman çabuk geçiyor. Müsaade istiyoruz. Gözleri yaşla doluyor. Kabarmış yüreklerle birbirimize kuvvetlice sarılıyoruz. Arabamızla geldiğimiz sokaktan geri geri çıkarken, biz gözden kayboluncaya kadar el sallıyor. Hafif yana eğilmiş ihtiyar gövdesinin giderek belirsizleşen silüeti hafızama kazınıyor. Karani Dayı’nın yalnızlığına çare olamamanın yol açtığı huzursuzluk duygusuna bir teselli gibi, bir dua gibi “gene görüşürüz inşallah” diye mırıldanıyorum!

 

 

 

 

 

 

 

Rahman-Âşıklar” üzerine 7 yorum

  1. Yazılarınızı zevkle okuyorum. Burada belirttiğiniz duygularınız, köklerinize bağlılığınız, oralara gidip görmek istemeniz bizim toplumumuzda var olan duygu ve düşüncelerdi. Bu duygular bizim yaşıtlarımızda hala var, ama gençlerimiz bizlerin bu bağlılıklarına anlam bile veremiyorlar ne yazık ki.

    Liked by 1 kişi

  2. Bir göçmen çocuğu olarak (babam ve ailesi Bulgaristan’da doğmuşlar) çok duygulanarak okudum hocam.. Benim hayalimde bir gün babamın dünyaya geldiği toprakları gidip görmek.. nefesini içime çekmek.. Elinize sağlık

    Liked by 1 kişi

  3. Recai hocam ne güzel anlatmışsınız. Annem tarafı da Plovdiv’den gelme. Kısmet olursa bu yaz bizim de planlarımız arasında Plovdiv köylerinden geçerek Slovenyaya’ya kadar gitmek var. Değindiğiniz gibi genlerimizde var…
    Saygılar

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s